23 Mart 2022 Çarşamba
ANNELERIN GÜCÜ
Thomas Edison bir gün eve geldiğinde annesine bir kâğıt verdi ve “Bu kâğıdı öğretmenim verdi ve sadece sana vermemi tembihledi”. dedi...
Annesi kâğıdı gözyaşları içinde oğluna sesli olarak okudu: “Oğlunuz bir dahi. Bu okul onun için çok küçük ve onu eğitecek yeterlilikte öğretmenimiz yok. Lütfen onu kendiniz eğitin.”
Aradan uzun yıllar geçtikten sonra Edison’un annesi vefat ettiğinde, o artık yüzyılın en büyük bilim adamlarından biriydi ve bir gün eski aile eşyalarını karıştırırken birden bir çekmecenin köşesinde katlı halde bir kâğıt buldu ve alıp açtı...
Kâğıtta “Oğlunuz “şaşkın” (akıl hastası) bir çocuktur. Artık kendisinin okulumuza gelmesine izin vermiyoruz…” yazılıydı...
Edison saatlerce ağladıktan sonra günlüğüne şu satırları yazdı:
“Thomas Alva Edison, kahraman bir anne tarafından, yüzyılın dâhisi haline getirilmiş, şaşkın bir çocuktu..."
Çocuklarimiz bize mutfak hamuru gibi gelir. Onu şekillendirmek düzenlemek, eğitmek, örnek olmak bize kalmış görevlerdir. Rabbim cümlemize; ahlâklı, efendi, düzgün, adil, saygın kişilikli çocuklar yetiştirmeyi nasip etsin...
HERKES SOYUNA ÇEKER
Bir padişah Hızır'ı görmek istiyordu. Bir gün bunun için tellallar çağırttı.
- "Kim bana Hızır'ı gösterirse onu armağanlara boğacağım" dedi.
Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu. Karısına dedi ki:
- "Hanım ben padişaha Hızır'ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade alacağım. Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek, içecek ve para alırım. Kırk günün sonunda Hızır'ı bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz."
Adamın karısı kanaatkâr biriydi.
- "Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye… Bundan sonra da idare ederiz. Vazgeç bu tehlikeli işten." dedi
Ama adam kafaya koymuştu. Padişaha gidip Hızır'ı bulacağını söyledi. Bunun için kırk gün izin istedi. Hızır'ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek ve nakit para aldı. Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu. Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp herşeyi itiraf etti:
-'Benim aslında Hızır'ı falan bulacağım yoktu. Ailece sıkıntı çekiyorduk. Hızır'ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim" dedi.
Padişah buna çok kızdı:
- "Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?" diye bağırdı.
Adam da her şeyi göze aldığını söyledi. Bunun üzerine padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu. Birinci vezire sordu:
- “Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?”
- “Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım.”
Bu sırada peyda olan, nurani, aksakallı bir ihtiyar vezirin sözleri üzerine söyle dedi:
كُلُّ شَيْءٍ يَرْجِعُ إِلَى عَصْلِهِ
Küllü şeyin yerciu ila aslihi
Padişah ikinci vezirine sordu:
- “Bu adama ne ceza verelim?”
- “Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım”
Biraz önce ansızın ortaya çıkan ihtiyar yine
كُلُّ شَيْءٍ يَرْجِعُ إِلَى عَصْلِهِ
Küllü şeyin yerciu ila aslihi. dedi.
Padişah üçüncü vezire sordu:
- “Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?”
- “Padişahım bana göre, bu adamı affedin. Size yakışan, sizden beklenen budur. Bu adam önemli bir suç işledi ama sanıldığı kadar da kötü biri değil. Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli. Nûrani ihtiyar yine söze karıştı:
كُلُّ شَيْءٍ يَرْجِعُ إِلَى عَصْلِهِ
Küllü şeyin yerciu ila aslihi. dedi.
Bu defa padişah o yaşlı zata yöneldi:
- “Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?”
İhtiyar cevap verdi:
- “Senin birinci vezirinin babası kasaptı. Onun için kesmekten, etini çengellere asmaktan bahsetti. Yani aslını gösterdi.
İkinci vezirin babası yorgancı idi. Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk vb. doldururdu. O da babasına çekti.
Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi. O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi.
Benim söylediğim söz "Herkes aslına çeker" demektir. Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve kayboldu
Alıntı
HAYATIN ANLAMI
Adamın biri hastalanır. Köyün muhtarı hasta ziyaretine gider yaşlı komşunu. Havadan sundan konuştuktan sonra
-"Musa emmi, sen yardımı pek seven adamdın... Her dilenciye para verir, her zora düşenin işini görürdün. Şimdi hastalandınya. Kapına gelen eksik olmaz senin... " dediğinde, yaşlı adam başını iki yana sallar anlamlı anlamlı gülümseyerek...
O an küçük bir kız çocuğu çalar evin kapısını. Ve elinde getirdiği küçük tencereyle içeriye girer gülümseyerek...
-"Musa dede geçmiş olsun. Anneme çorba yaptırdım senin için. Sıcak sıcak ye. İyileş hemen emi. Ben yarın yine getiririm" deyip, çıkıp gider evden.
Muhtar,
- "Bu küçük kız kim emmi? " diye sorar o an merakla. Yaşlı adam ise, derin derin iç çekip şöyle cevap verir:
- "Haklıydın Muhtar. Epey kişinin işini gördük. Çokça da para verdik bunun için... Fakat şu küçük kız iki köy ötede oturur. Günün birinde yolun kıyında ağlarken gördüm onu. Yanına gidip neden ağladığını sorduğumda, dedesinin bir hafta önce öldüğünü söyledi bana. Dediğine göre onunla hep oyun oynarmış... Bende, dayanamadım, bende senin dedenim kızım. Bak iki köy ötede oturuyorum. Her gün yoldan geçerken bende seninle oynarım dedim... Ve her gün aynı saatte oyun oynadım o kızla... Sevgimi verdim ona... Şimdi hastalandım. Parayla işini gördüğüm hiç kimse halimi sormaz... Ama sevgimi verdiğim şu küçük kız her gün mutlaka sıcak çorba getirir bana... Çok geç anladım muhtar... Para verdiğim herkes beni unuttu. Sevgi verdiğim küçük kız ise yanımdan ayrılmıyor... Hayat para ile değil sevgi ile anlamlı olurmuş meğer
S. Özge
GÖNÜL SADAKASI
Bir hanım kız anlatıyor:
"Biraz fasulye ve biraz pilav alarak bakır bir tepsiye koydum. Üzerine patlıcan, salatalık ve bir kaç tane kayısı ekledim... Tam dışarı çıkacaktım ki babam sordu:
"- Nereye gidiyorsun kızım? "
"Ninem bunları kimsesiz yaşlı adama götürmemi söyledi" diye cevap verdim.
Bunun üzerine babam:
"- Şöyle yap. Mutfaktan bir kaç tabak daha getir. Her bir şeyi ayrı tabağa koy ve tepsiyi güzelce düzenle. Yanlarına kaşık, bıçak ve bir bardak su da koy, öyle götür" dedi.
Dediklerinin hepsini yaptım ve elimdekileri dedeye götürdüm. Dönünce babama neden böyle yapmamı istediğini sordum. Babam:
"Yemek ikram etmek 'Mal' sadakasıdır. Bir şeyi düzgün vermek ise 'Gönül' sadakasıdır. Birincisi karnı doyurur; ikincisi ise kalbi doldurur.
Birincisi, kimsesiz dedeye, yardım isteyen dilenci hissini verir. İkincisi, yakın bir dost, iyi bir misafir olduğu hissini verir." diye cevap verdi ve devam etti:
"-Maldan vermek ile gönülden vermek arasında büyük bir fark vardır.” Sonra gözlerimin içine bakarak sözlerini şöyle tamamladı:
"- Bak yavrucuğum. Yapacağımız ikramlar, sevgi ve iyilikle birlikte olsun. Sakın aşağılayıcı ve küçük düşürücü olmasın"
Yardım ve iyiliklerimizi incitmeden yapalım.
KİŞİ YAŞADIĞI HÂL ÜZERE ÖLÜR!
Behlûl Dânâ Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere eğilmiş duvarına bakıp âkıbetini tefekküre dalardı. Yine bir gün endişe ile bakarken duvar birden çöküverdi. Behlûl Dânâ Hazretleri’ni bir sürur kapladı. Onun bu sevincine mânâ veremeyen insanlar merakla sebebini sorduklarında:
“−Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı!” dedi.
“−Peki, bunda şaşılacak ne var” dediklerinde şu hikmetli cevabı verdi:
−Mâdemki dünyadaki her şey nihâyetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce Hakk’a varırım. Ey ahâlî, rükû ve secdelerimizle Hakk’a meylimizi artıralım ki başka yönlere yıkılmayalım!”
Meylimiz HAK, akibetimiz Hayırlı olsun.
Dualarda Buluşmak Dileğiyle... Mevlam dualarımızı ibadetlerimizi makbul buyursun... Selam ve Dua ile Öyleyse Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin.
Ya Rabbi, cezandan affına, gazabından rızana, senden yine sana sığınırım, Zatın yücedir, seni övmek için kelime bulamıyorum, Sen kendini övdüğün gibisin.
Ya RABBİ. Bize dünyada iyilik, güzellik ve nimet ver, ahirette de iyilik, güzellik ve nimet ver ve bizi ateş azabından koru."
Şeyh Enflasyonu
Gerçekten mürşid olan şeyhine, bir müridi gelip: “Efendim, artık ben de şeyh oldum. Bana biraz mürid gönderir misin?’ diyor.
Şeyh Efendi ise ‘Evladım eğer şeyh lâzımsa, istediğin kadar göndereyim ama hiç mürid kalmadı. Çünkü müridlerin hepsi, senin gibi kendi kendilerine şeyh olduklarını ilan etmişler!..” diyor.
Profesör bir öğrenciyi kürsüye çağırıp:
- “Anlat dersi” demiş.
Öğrenci başlamış dersi anlatmaya.
- “Şimdi kürsünün üstüne çık, devam et.” Öğrenci kürsünün üstüne çıkıp devam etmiş.
- “Kürsünün üstüne bir sandalye koy, üstüne çık devam et.” Öğrenci denileni yapmış.
- “Şimdi sandalye üstüne tabure koy, devam et.”
Öğrenci artık düşmemek için dengesini kontrol ederek konuştukça, söylediklerinde tutarsızlıklar başlamış.
Hoca dersi bitirmiş ve:
- “İnsan yükseldikçe söylediklerinde tutarsızlıklar olur, çünkü artık beyin söyleneni değil, bulunduğu yerden düşmemeyi önceler” der.
KARINCA DUASININ SIRRI
Hayvanlarla konuşma özelliğine sahip olan
Hz. Süleyman bir kıtlık döneminde, bir toplulukla şehrin dışına doğru, yağmur duasına çıkmaktadır.
Yolda bir karınca dikkatini çeker.
Zavallı hayvan sırtüstü yatmış, ayaklarını göğe doğru uzatmış, çırpınırken dua etmektedir.
Hz. Süleyman Karıncanın duasına kulak kabartır.
Karınca şöyle dua etmektedir;
“Allah’ım bizi Sen var ettin..
Ve Senin rahmetin olmadan biz yaşayamayız..
Ya bize su verirsin, ya da bizi helak edersin.!
Emir, ferman senindir.! ”
Hz.Süleyman ‘ın gözleri yaşarır.
Ve az sonra Hz Cebrail’ın getirdiği bir haberle de coşar, taşar, ağlamaya başlar.
"Cebrail, o karıncanın duasının kabul edildiği haberini getirmiştir"
Peygamber yanındaki topluluğa döner:
“Dönüyoruz ” der.
“Zirâ siz, başkasının duasıyla sulanacaksınız.
EY Merhametlilerin En Merhametlisi RABBİMİZ.
Bizleri de karınca kulun misali,
Duası Kabul Olan,
Rahmete, berekete vesile kıldığın kullarından eyle...
ÂMİN.
BİRİSİ İÇİN TORPİLDE BULUNURKEN İKİ DEFA DÜŞÜN!
Hz. Nuh büyük bir gemi inşa etmişti. Bu gemiye sadece iman edenler binebilirdi. Rabbimiz öyle emir buyurmuştu: "Bizim azap emrimiz gelip yeryüzü fırınından sular kaynamaya başlayınca, “Hakkında önceden hüküm verilmiş olan hariç, ailenle birlikte her tür hayvandan da bir çifti gemiye bindir!"
Rabbimiz bu talimatı verdikten sonra devamında şöyle buyurmuştur: "Zalimlerin durumu hakkında da sakın bana hitapta bulunma! Zira onların hepsi boğulacaktır.”
Müminun 27.
**
Evet, zalimlerin hakkında benden şefaat isteme!
Zalimler hakkında kimseyi arayıp onun görev almasını isteme!
Dersini çalışmamış kimselerin başarılı olması için kimseye fısıldama!
Sınav kriterlerine uygun olmayan adayların kazanması, gemiye binmesi, başarılı olması ve görev alması için sakın kimseyi arama!
Ey Nuh! Zalimler konusunda benimle muhatap olma!
Ey Müslüman! Tembeller hakkında kimseyle muhatap olma!
Ey bürokrat! Ehliyetsiz ve liyakatsiz kimseler için kimseyi arama!
Ey amirler! İman etmemiş, görevlerini yerine getirmemiş, her tarafından kusur dökülen kimseleri gemiye bindirmek için sakın aracılık etmeyin!
Ey Müslüman! Allah Nuh'a bunları söylüyor da sana söylemiyor mu? İlla senin adınla nazil olan bir ayet mi lazım?
Gemiye hak etmeyeni bindirirsen iman edenleri kızdırmış, küstürmüş olursun! Bedel ödeyenleri gücendirmiş olursun! İman ettikleri, çalıştıkları, çabaladıkları için yıllarca alaya alınan o müminlerin nefretini kazanmış olursun!
En önemlisi de Allah'ın gemisine Allah'ın istemediğini alarak, almaya çalışarak, teşebbüs ederek, aracılık ederek Allah'ı kızdırmış olursun!
Devletin her görevi bir gemidir. Bu gemiye sadece liyakat ehli kimseler binebilir.
Murat Padak
TAŞ KAFA, BOŞ KAFA, HOŞ KAFA
Halife Harun Reşid döneminde yaşayan ve meczûb velilerden Behlül Dânâ hazretleri, pazar yerine elinde üç kuru kafayla gelir ve oturur. Kuru kafaların üzerinde şunlar yazmaktadır: Taş kafa, boş kafa ve hoş kafa… Yine insanlara bir ders vermek niyetindedir... Nihayet, onu gören pazar halkı yanına gelip sorarlar:
-De hele ey Allah’ın sevgili kulu, bu kuru kafalarla bize nasıl bir nasihat vermek istersin?
Behlül Dânâ hazretleri, baş tarafta duran kuru kafayı eline alıp, yukarı kaldırarak anlatmaya başlar:
-Dinleyin ey müminler! Bu kuru kafa hayatta iken kimsenin sözünü dinlemez, her vakit kendi bildiğini yapardı. Kendisine yapılan en güzel nasihatlerden zerre kadar nasiplenmedi. Onun için bunun adı "taş kafa"dır, benim indimde beş para etmez.
Onun yanındaki ikinciyi eline alır ve der ki:
-Bu kuru kafa ise, dünyada iken her faydalı nasihati can kulağı ile dinledi, fakat o nasihatleri hayatına hiç tatbik etmedi. Yine kendi bildiği doğruları kabul etti. Bu sebepledir ki, bu kafanın adı "boş kafa"dır. Benim yanımda, eh, birazcık değeri vardır...
Nihayet üçüncü kafayı eline alır ve halka şöyle der:
-Bu ise, "hoş kafa"dır. Çünkü hayatta iken her nasihate kulak verdi, bu nasihatleri hayatında tatbik etti. Her nasihatten bir ders alıp hayatını ona göre yaşadı. Her işini istişare ile yaptı. Bu yüzden hep başarılı oldu. İşte bu yüzden mutlu olmayı bildiği için ahretine de hazırlıklı gitti. Buna, ağırlığınca altın verilse yeridir...
22 Mart 2022 Salı
FIRINDA ÖLÜMÜ BEKLEYİŞ
Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir isçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helal olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her aksam en geç o terk ederdi. Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk bu ekmeğe çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek gerekir, onu da genellikle Hikmet yapardı.
Ramazan bayramının son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kapattı. Işıkları yaktı ve fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen isçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı.
Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O aksam yıkatıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı. "Hayret, içerdeki elektrikler açık unutulmuş" diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle söyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.
Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat heyhat, kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı.
Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05'i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti. Önce terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak, artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o kalpten gidecekti. Belki de çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti…
Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı. Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı… Yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti. Bir kaç gün önceydi. İşçiler acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli… Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde tutmuştu. Ya şimdi?
Yanan iki parmak ucu değil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde filmlerde yanan adamlar canlandı. Kendi hali daha da zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu… Adım adım, hissede hissede… Terleye çıldıra, dövüne dövüne… İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını da yakmış mıydı yoksa?
Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu? Aman Allah’ım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin 1.00'i olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi… Ömürleri yanmak vaktini meyve veren insanlar gibi... Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım… Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte… Biraz sakinleşti. Evini düşündü. Hanımını, oğlu merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken. Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu… Keşke dövmemiş olsaydı onu… Onlardan da mes'ul olduğu için onların hesabını da verecekti Allah'a…
Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı ona: "Haydi, birlikte namaza başlayalım" demişti. Hikmet ise: "Biraz daha yaşlanalım " diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığının hesabını verecekti. Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş, Allah'ın büyüklüğünü, kurtuluşun o'nun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı. "Ah ahmak kafam" diye inledi. Hâlbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hali ne güzeldi. Kıldığı bir vakit muhakkak onun son eda ettiği vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi.
Ya oğlu… Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne başına, yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar, kalbine niçin dikkat etmemişti? Daha o yaşta her tip pisliğin televizyon ekranlarından üstüne sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah'ını, peygamberini niçin sevdirmemişti? Aklı çocukluğuna gitti… Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o günleri… O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti.
Aklına bir fikir geldi, “ Fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak.' Toprak yoktu ki… Ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm aldı. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi. Kendisini hayatında ilk defa Rabbiyle konuşuyor gibi hissetti. Âlemlerin Rabbi'ne hamd etmeyi, O'na dayanmayı, O'ndan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliğiyle secde etti. "Eksiksiz, yüce, merhametli Sensin" acizliğini iliklerine kadar duyarak. Rabbinden gelmişti ve O'na dönüyordu. Ah, dönüşün ona olduğunu hiç unutmamış olsaydı. Yoruldukça oturup tövbe etti. Estağfurullah çekti. Nasıl da daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler basıyordu…
Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15'ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, "Cengiz!"diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı bu böyle… Birden aklına geldi. Olamaz! Fırının kapağını Hikmet'in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece isçileri henüz gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, Işıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye seslendi: "Hikmet!" İçerden hiç ses gelmiyordu. Bir kaç defa daha bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştı ki, isminin söylendiğini duyunca irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat yine duydu. Birisi 'Hikmet' diyordu. Hem fırının ışığı da yanmıştı. Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz 'i gördü. Fırından çıktı. Cengiz, bir anda hortlak görmüşçesine irkildi. Korkuyla: "Kimsin sen?" dedi. Hikmet' in Cengiz 'e sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı.
Hikmet halâ ağlıyordu. "Ne demek sen kimsin? Hikmet' im işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı" dedi. " Olamaz " diyordu Cengiz. " Sen Hikmet değilsin." Hikmet ilk önceleri Cengiz' in bu hareketine bir mana veremedi. Nasıl olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşını tanıyamazdı? Birden aklında bir şimşek çaktı. Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı.
Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı. Kırışmış ellerine, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden kendisi korkmuştu. Yanmanın ne demek olduğunu bilseler kim bilir bir gece de ne kadar insan ihtiyarlayacaktı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak ihtimali bu kadar hafife alınabilir miydi? Başı ellerinin arasında kala kaldı. Ahirette sonsuz yanmamak için, iman etmek ve günahlardan kaçmak gerekiyordu…
DENİZLİ HOROZU
Denizli'de araştırma yapmak için kamp kuran bir grup üniversite öğrencisi, kamp yakınına tüneyen bir Denizli horozunun sabahın erken saatlerinde yüksek sesle ötmesinden çok rahatsız olmuşlar...
Sabahın köründe ortaya çıkan horoz, önce dikleniyor, sonra dakikalarca ötüyormuş...
Tabii ekipte ne uyku ne de huzur bırakmıyormuş...
Sonunda sabırlar tükenmiş...
Susturmak için başlamışlar horozu kovalamaya... Horoz önde.. Gençler peşinde...
Mahalle arasına dalmışlar... Kovalamacayı gören, fakat bir anlam veremeyen yaşlı dede, seslenmiş:
- Hey, evlatlar! Bu zavallı horozu niye ürkütüyorsunuz?
- Dede, sabahın köründe ötmeye başlıyor, kampı ayağa kaldırıyor. O yüzden başını keseceğiz!
- Yazıktır evladım yapmayın! demiş ihtiyar, bırakın, ben onun sesini keserim, bir daha da rahatsız etmez sizi...
Gençler bunun üzerine kovalamayı bırakmışlar.
Ertesi sabah, hafif 'gak - guk' sesleri dışında horozdan kayda değer hiçbir ses çıkmadığını görünce de şaşırıp dedeye koşmuşlar:
- Yahu dede, ne yaptın da bu horozun sesini kestin?
İhtiyar gülmüş:
- Kıçına zeytinyağı sürdüm. Horoz kabararak ötmeye yeltendiğinde, gerisi tutmuyor ki kuvvet alsın... Ancak 'gak - guk' edebiliyor...
Kıssadan hisse:
Arkan sağlamsa, istediğin kadar kabarır, diklenir, sözünü dinletirsin.
Arkan bir gevşemeye görsün, ancak 'gak-guk' edersin...
Kimsenin Ahı yerde kalmaz
Vaktiyle bir derviş berbere gidip:
- Vur usturayı berber efendi, der.
... Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar ve diğer tarafa usturayı vuracakken, mahallenin kabadayısı içeri girer.
Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış tarafına sert bir tokat atarak:
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye bağırır.
‘Dövene elsiz, sövene dilsiz’ olan, halktan gelen her şeyin Hak’tan geldiğine inanan derviş, sabreder. Fakat kabadayının tıraş esnasında da dili durmaz, sürekli alay eder derviş ile: 'Kabak aşağı, kabak yukarı.'
Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, kontrolden çıkan bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelerek kabadayıyı altına alıp sürükler. Kabadayı oracıkta feci şekilde can verir. Berber dervişe bakar, sorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş düşünceli bir şekilde cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, kabağın da bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!
Ne demiş Yunus Emre;
Olsun be aldırma Yaradan yardır
Sanmaki zalimin ettiği kârdır
Mazlumun ahı indirir şâhı
Herşeyin bir vakti vardır.
AİLE VE ARKADAŞLIK ÜZERİNE
Kuş yaşarken karıncaları yer ama kuş ölünce onu yiyen karıncalardır.
Zaman ve koşullar her an değişebilir..
Bu nedenle, etrafınızdaki hiçbir şeyi değersizleştirmeyin.
Bugün gücünüz olabilir ama unutmayın:
Zaman hepimizden çok daha güçlü!
Bilin ki bir ağaç bir milyon kibrit yapar ama bir kibrit milyonlarca ağacı yakmaya yeter.
Öyleyse
İyi ol !
Daima iyilik yap!
*
Zaman bir nehir gibidir.
Aynı suya asla iki kez dokunamazsınız, *Çünkü geçen su bir daha asla geçmeyecektir.
*
Hayatınızın her dakikasının tadını çıkarın ve şunu unutmayın:
Asla güzel görünüm aramayın
Çünkü zamanla değişirler.
Mükemmel insanları aramayın
Çünkü onlar yok.
Ama her şeyden önce gerçek değerinizi bilen birini arayın."
*
Üç şey önemlidir:
*Hayat;
*Aile;
*Arkadaşlar.
*
Hayat kısa ;
Aile benzersiz;
Arkadaşlar nadir oldukları için önem ve özen göstermek gerekir!
21 Mart 2022 Pazartesi
NEDEN ERKEĞE KOCA, KADINA KARI DENİR BİLİR MİSİNİZ?
Değerli Dostlar, eski İnsanların neden eşim olma, karım ol dediklerini aranızda bilenleriniz varmıdır bilmem ama ( Eşim değil, karım ol ) nerden geliyor, okuyalım hep beraber öğrenelim.
Ayakkabının, terliğin, çorabın, arabaya koşulan atların eşi olur. İnsanın eşi olmaz. Belki bir ömür eşlik ediyor diye, sevgiliye eş deniyor olabilir. Oysa koca denmeli.
Çünkü koca; Bilge demektir. Koca demek dağ demektir. Dağ ne kadar yüce olursa olsun, üstünde kar olmayan dağ eksik demektir. Dağların yücesine kar yağar diye, kadın da kar gibi, pak ve masum, örtmeli bir ömür boyu, süsü olmalı o yüce dağın.
Yani bir erkek, bir hanıma, evlenme isteğini ilettiğinde, ona; Ben koca bir dağım, sen de karım ol diyerek, ona baş tacım ol demek istiyor.
Ne güzel değil mi?
( Alıntıdır )
ÖLDÜKTEN SONRA
Öldükten yaklaşık 30 dakika içerisinde vücutta refleks diye bir şey kalmıyor.
Gevşeyen kaslar dolayısıyla ağız ve göz kapakları açık kalıyor. Boşaltım sistemi tamamen gevşiyor, idrar akıntısı oluşuyor.
Ölümün gerçekleşmesinden 24 saat sonra vücut çürümeye başlıyor. Solunumun durması bakteriler için işaret oluyor ve çalışmaya başlıyorlar.
İlk çürüyen organlar ise göz, beyin, mide ve bağırsaklar.
Ceset şişman ise daha çabuk çürürken, tuzlu suda boğulanlar daha geç çürüyor.
En geç çürüyen kısımlar ise kalp, mesane, böbrek .
İlk çürüyen yer olan mide ve bağırsaklarda bakteriler yoğun çalıştıkları için hızla gaz ortaya çıkıyor. Bu gaz, karın bölgesinin şişmesine sebep oluyor. Derinin üstü yanık gibi su toplarken, vücutta biriken sülfür yüzünden renk siyaha dönmeye başlıyor.
Günden güne şişen karın patlıyor ve göğüs çöküyor. Bu olay mezar üstünden duyulabilecek kadar sesli olabiliyor.
Ortalama 4 yıl sonra insan tamamen kemik haline dönüşüyor.
Güzelliğin, yakışıklılığın, zenginliğin, kibrin, malın mülkün, makamın mevkin nerede?Yeryüzünde kasıntı bir şekilde gezen, küçük dağları ben yarattım egosuna sahip olan, insanları küçücük beyniyle aşağılamaya çalışan, hayatı statü ve dünyada kazanacağı geçici başarılara odaklayan her o kibirlinin sonu budur.
Paranın satın aldığı insanların sonu budur. Mevkiye gelmek için karakterini satan, çevresini ezen, zulme uğrayan insanların üzerine basarak bir şeyler elde etmeye çalışanların sonu budur.
Güzelliğiyle, hayatı boyunca makyaj/süse adanan, cildi kurumasın diye her gün özenle kremlenip yumuşatılan bedenin sonu budur.
Hayatını fitness salonlarında ayna karşısında kaslarına bakarak geçiren, tek hedefi vücut büyütüp bununla Instagrama fotoğraf atan kişilerin de sonu budur.
Çalışın, başarılı olun, insanlığa fayda verin ama hayatı büyütmeyin. Kendinizi büyütmeyin. Zira elimizde yaptığımız erdemlerden ve amellerden başka bir şey kalmaycak...
Allah Hepimize Hayırlı Ömürler Verip Ölümümüzü de Hayırlı Eylesin.
Vesselâm.
HARVARD ÜNİVERSİTESİNİN DUVARINDA HANGİ AYET VAR ?
Dünyanın en iyi üniversitelerinden biri olan Harvard Üniversitesinin Hukuk Fakültesi Kütüphanesi girişine Kur'an'ı Kerim'den bir ayet asıldı. Adalet kavramını en iyi anlatan ifadelerin bir araya geldiği ayet
Nisa 135 :"Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun.
İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir, şahitlikten kaçınırsanız, Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”
KÜÇÜK AMA ÇOK GÜZEL KISSA..
İçi bal fıçılarıyla dolu bir gemi limana yaklaştı. İşçiler bal fıçılarını boşalttıkları sırada fakir olduğu her hâlinden belli olan yaşlı bir kadın elinde küçük bir kâseyle çıkageldi. Balların sahibi olan tâcirin yanına gidip, kendisine kâse dolusu bal vermesini istedi. Tâcirin sessiz kalıp kendisine bal vermediğini gören yaşlı kadın ümitsizce geri döndü...
Yaşlı kadın oradan ayrılınca tâcir, olaya şahit olan genç çalışanını çağırıp yaşlı kadını takip etmesini ve evine bir fıçı dolusu bal götürmesini söyledi. Genç adam şaşırıp kalmıştı:
-Kadıncağız sizden azıcık bal istedi, vermediniz; şimdi ise bir fıçı bal gönderiyorsunuz!?
Tacir cevap verdi:
-“ Ey genç! O kendi miktarınca ve ihtiyacı kadar ister, ben de kendi miktarımca ve gücüm kadar bağışladım...”
“Allah'ım!...
Bizim ihtiyaç kâselerimiz küçük ve derinliği azdır...
Sen de kendi cömertliğin miktarınca bana, akraba ve dostlarıma, kardeşlerime ve bu küçük kıssayı okuyanlara isteklerinin kat-kat üstünde bağışta bulun yâ Rabbi”!...
Amin.... Amin... Amin..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)