23 Mart 2022 Çarşamba

ANNELERIN GÜCÜ Thomas Edison bir gün eve geldiğinde annesine bir kâğıt verdi ve “Bu kâğıdı öğretmenim verdi ve sadece sana vermemi tembihledi”. dedi... Annesi kâğıdı gözyaşları içinde oğluna sesli olarak okudu: “Oğlunuz bir dahi. Bu okul onun için çok küçük ve onu eğitecek yeterlilikte öğretmenimiz yok. Lütfen onu kendiniz eğitin.” Aradan uzun yıllar geçtikten sonra Edison’un annesi vefat ettiğinde, o artık yüzyılın en büyük bilim adamlarından biriydi ve bir gün eski aile eşyalarını karıştırırken birden bir çekmecenin köşesinde katlı halde bir kâğıt buldu ve alıp açtı... Kâğıtta “Oğlunuz “şaşkın” (akıl hastası) bir çocuktur. Artık kendisinin okulumuza gelmesine izin vermiyoruz…” yazılıydı... Edison saatlerce ağladıktan sonra günlüğüne şu satırları yazdı: “Thomas Alva Edison, kahraman bir anne tarafından, yüzyılın dâhisi haline getirilmiş, şaşkın bir çocuktu..." Çocuklarimiz bize mutfak hamuru gibi gelir. Onu şekillendirmek düzenlemek, eğitmek, örnek olmak bize kalmış görevlerdir. Rabbim cümlemize; ahlâklı, efendi, düzgün, adil, saygın kişilikli çocuklar yetiştirmeyi nasip etsin...
HERKES SOYUNA ÇEKER Bir padişah Hızır'ı görmek istiyordu. Bir gün bunun için tellallar çağırttı. - "Kim bana Hızır'ı gösterirse onu armağanlara boğacağım" dedi. Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu. Karısına dedi ki: - "Hanım ben padişaha Hızır'ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade alacağım. Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek, içecek ve para alırım. Kırk günün sonunda Hızır'ı bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz." Adamın karısı kanaatkâr biriydi. - "Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye… Bundan sonra da idare ederiz. Vazgeç bu tehlikeli işten." dedi Ama adam kafaya koymuştu. Padişaha gidip Hızır'ı bulacağını söyledi. Bunun için kırk gün izin istedi. Hızır'ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek ve nakit para aldı. Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu. Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp herşeyi itiraf etti: -'Benim aslında Hızır'ı falan bulacağım yoktu. Ailece sıkıntı çekiyorduk. Hızır'ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim" dedi. Padişah buna çok kızdı: - "Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?" diye bağırdı. Adam da her şeyi göze aldığını söyledi. Bunun üzerine padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu. Birinci vezire sordu: - “Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?” - “Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım.” Bu sırada peyda olan, nurani, aksakallı bir ihtiyar vezirin sözleri üzerine söyle dedi: كُلُّ شَيْءٍ يَرْجِعُ إِلَى عَصْلِهِ Küllü şeyin yerciu ila aslihi Padişah ikinci vezirine sordu: - “Bu adama ne ceza verelim?” - “Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım” Biraz önce ansızın ortaya çıkan ihtiyar yine كُلُّ شَيْءٍ يَرْجِعُ إِلَى عَصْلِهِ Küllü şeyin yerciu ila aslihi. dedi. Padişah üçüncü vezire sordu: - “Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?” - “Padişahım bana göre, bu adamı affedin. Size yakışan, sizden beklenen budur. Bu adam önemli bir suç işledi ama sanıldığı kadar da kötü biri değil. Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli. Nûrani ihtiyar yine söze karıştı: كُلُّ شَيْءٍ يَرْجِعُ إِلَى عَصْلِهِ Küllü şeyin yerciu ila aslihi. dedi. Bu defa padişah o yaşlı zata yöneldi: - “Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?” İhtiyar cevap verdi: - “Senin birinci vezirinin babası kasaptı. Onun için kesmekten, etini çengellere asmaktan bahsetti. Yani aslını gösterdi. İkinci vezirin babası yorgancı idi. Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk vb. doldururdu. O da babasına çekti. Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi. O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi. Benim söylediğim söz "Herkes aslına çeker" demektir. Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve kayboldu Alıntı
HAYATIN ANLAMI Adamın biri hastalanır. Köyün muhtarı hasta ziyaretine gider yaşlı komşunu. Havadan sundan konuştuktan sonra -"Musa emmi, sen yardımı pek seven adamdın... Her dilenciye para verir, her zora düşenin işini görürdün. Şimdi hastalandınya. Kapına gelen eksik olmaz senin... " dediğinde, yaşlı adam başını iki yana sallar anlamlı anlamlı gülümseyerek... O an küçük bir kız çocuğu çalar evin kapısını. Ve elinde getirdiği küçük tencereyle içeriye girer gülümseyerek... -"Musa dede geçmiş olsun. Anneme çorba yaptırdım senin için. Sıcak sıcak ye. İyileş hemen emi. Ben yarın yine getiririm" deyip, çıkıp gider evden. Muhtar, - "Bu küçük kız kim emmi? " diye sorar o an merakla. Yaşlı adam ise, derin derin iç çekip şöyle cevap verir: - "Haklıydın Muhtar. Epey kişinin işini gördük. Çokça da para verdik bunun için... Fakat şu küçük kız iki köy ötede oturur. Günün birinde yolun kıyında ağlarken gördüm onu. Yanına gidip neden ağladığını sorduğumda, dedesinin bir hafta önce öldüğünü söyledi bana. Dediğine göre onunla hep oyun oynarmış... Bende, dayanamadım, bende senin dedenim kızım. Bak iki köy ötede oturuyorum. Her gün yoldan geçerken bende seninle oynarım dedim... Ve her gün aynı saatte oyun oynadım o kızla... Sevgimi verdim ona... Şimdi hastalandım. Parayla işini gördüğüm hiç kimse halimi sormaz... Ama sevgimi verdiğim şu küçük kız her gün mutlaka sıcak çorba getirir bana... Çok geç anladım muhtar... Para verdiğim herkes beni unuttu. Sevgi verdiğim küçük kız ise yanımdan ayrılmıyor... Hayat para ile değil sevgi ile anlamlı olurmuş meğer S. Özge
GÖNÜL SADAKASI Bir hanım kız anlatıyor: "Biraz fasulye ve biraz pilav alarak bakır bir tepsiye koydum. Üzerine patlıcan, salatalık ve bir kaç tane kayısı ekledim... Tam dışarı çıkacaktım ki babam sordu: "- Nereye gidiyorsun kızım? " "Ninem bunları kimsesiz yaşlı adama götürmemi söyledi" diye cevap verdim. Bunun üzerine babam: "- Şöyle yap. Mutfaktan bir kaç tabak daha getir. Her bir şeyi ayrı tabağa koy ve tepsiyi güzelce düzenle. Yanlarına kaşık, bıçak ve bir bardak su da koy, öyle götür" dedi. Dediklerinin hepsini yaptım ve elimdekileri dedeye götürdüm. Dönünce babama neden böyle yapmamı istediğini sordum. Babam: "Yemek ikram etmek 'Mal' sadakasıdır. Bir şeyi düzgün vermek ise 'Gönül' sadakasıdır. Birincisi karnı doyurur; ikincisi ise kalbi doldurur. Birincisi, kimsesiz dedeye, yardım isteyen dilenci hissini verir. İkincisi, yakın bir dost, iyi bir misafir olduğu hissini verir." diye cevap verdi ve devam etti: "-Maldan vermek ile gönülden vermek arasında büyük bir fark vardır.” Sonra gözlerimin içine bakarak sözlerini şöyle tamamladı: "- Bak yavrucuğum. Yapacağımız ikramlar, sevgi ve iyilikle birlikte olsun. Sakın aşağılayıcı ve küçük düşürücü olmasın" Yardım ve iyiliklerimizi incitmeden yapalım.
KİŞİ YAŞADIĞI HÂL ÜZERE ÖLÜR! Behlûl Dânâ Hazretleri, yol üzerindeki bir vîrânenin yıkılmak üzere eğilmiş duvarına bakıp âkıbetini tefekküre dalardı. Yine bir gün endişe ile bakarken duvar birden çöküverdi. Behlûl Dânâ Hazretleri’ni bir sürur kapladı. Onun bu sevincine mânâ veremeyen insanlar merakla sebebini sorduklarında: “−Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı!” dedi. “−Peki, bunda şaşılacak ne var” dediklerinde şu hikmetli cevabı verdi: −Mâdemki dünyadaki her şey nihâyetinde meylettiği tarafa yıkılıyor, benim de meylim Hakk’a doğrudur, o hâlde ben de ölünce Hakk’a varırım. Ey ahâlî, rükû ve secdelerimizle Hakk’a meylimizi artıralım ki başka yönlere yıkılmayalım!” Meylimiz HAK, akibetimiz Hayırlı olsun. Dualarda Buluşmak Dileğiyle... Mevlam dualarımızı ibadetlerimizi makbul buyursun... Selam ve Dua ile Öyleyse Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Ya Rabbi, cezandan affına, gazabından rızana, senden yine sana sığınırım, Zatın yücedir, seni övmek için kelime bulamıyorum, Sen kendini övdüğün gibisin. Ya RABBİ. Bize dünyada iyilik, güzellik ve nimet ver, ahirette de iyilik, güzellik ve nimet ver ve bizi ateş azabından koru."
Şeyh Enflasyonu Gerçekten mürşid olan şeyhine, bir müridi gelip: “Efendim, artık ben de şeyh oldum. Bana biraz mürid gönderir misin?’ diyor. Şeyh Efendi ise ‘Evladım eğer şeyh lâzımsa, istediğin kadar göndereyim ama hiç mürid kalmadı. Çünkü müridlerin hepsi, senin gibi kendi kendilerine şeyh olduklarını ilan etmişler!..” diyor.
Profesör bir öğrenciyi kürsüye çağırıp: - “Anlat dersi” demiş. Öğrenci başlamış dersi anlatmaya. - “Şimdi kürsünün üstüne çık, devam et.” Öğrenci kürsünün üstüne çıkıp devam etmiş. - “Kürsünün üstüne bir sandalye koy, üstüne çık devam et.” Öğrenci denileni yapmış. - “Şimdi sandalye üstüne tabure koy, devam et.” Öğrenci artık düşmemek için dengesini kontrol ederek konuştukça, söylediklerinde tutarsızlıklar başlamış. Hoca dersi bitirmiş ve: - “İnsan yükseldikçe söylediklerinde tutarsızlıklar olur, çünkü artık beyin söyleneni değil, bulunduğu yerden düşmemeyi önceler” der.
KARINCA DUASININ SIRRI Hayvanlarla konuşma özelliğine sahip olan Hz. Süleyman bir kıtlık döneminde, bir toplulukla şehrin dışına doğru, yağmur duasına çıkmaktadır. Yolda bir karınca dikkatini çeker. Zavallı hayvan sırtüstü yatmış, ayaklarını göğe doğru uzatmış, çırpınırken dua etmektedir. Hz. Süleyman Karıncanın duasına kulak kabartır. Karınca şöyle dua etmektedir; “Allah’ım bizi Sen var ettin.. Ve Senin rahmetin olmadan biz yaşayamayız.. Ya bize su verirsin, ya da bizi helak edersin.! Emir, ferman senindir.! ” Hz.Süleyman ‘ın gözleri yaşarır. Ve az sonra Hz Cebrail’ın getirdiği bir haberle de coşar, taşar, ağlamaya başlar. "Cebrail, o karıncanın duasının kabul edildiği haberini getirmiştir" Peygamber yanındaki topluluğa döner: “Dönüyoruz ” der. “Zirâ siz, başkasının duasıyla sulanacaksınız. EY Merhametlilerin En Merhametlisi RABBİMİZ. Bizleri de karınca kulun misali, Duası Kabul Olan, Rahmete, berekete vesile kıldığın kullarından eyle... ÂMİN.
BİRİSİ İÇİN TORPİLDE BULUNURKEN İKİ DEFA DÜŞÜN! Hz. Nuh büyük bir gemi inşa etmişti. Bu gemiye sadece iman edenler binebilirdi. Rabbimiz öyle emir buyurmuştu: "Bizim azap emrimiz gelip yeryüzü fırınından sular kaynamaya başlayınca, “Hakkında önceden hüküm verilmiş olan hariç, ailenle birlikte her tür hayvandan da bir çifti gemiye bindir!" Rabbimiz bu talimatı verdikten sonra devamında şöyle buyurmuştur: "Zalimlerin durumu hakkında da sakın bana hitapta bulunma! Zira onların hepsi boğulacaktır.” Müminun 27. ** Evet, zalimlerin hakkında benden şefaat isteme! Zalimler hakkında kimseyi arayıp onun görev almasını isteme! Dersini çalışmamış kimselerin başarılı olması için kimseye fısıldama! Sınav kriterlerine uygun olmayan adayların kazanması, gemiye binmesi, başarılı olması ve görev alması için sakın kimseyi arama! Ey Nuh! Zalimler konusunda benimle muhatap olma! Ey Müslüman! Tembeller hakkında kimseyle muhatap olma! Ey bürokrat! Ehliyetsiz ve liyakatsiz kimseler için kimseyi arama! Ey amirler! İman etmemiş, görevlerini yerine getirmemiş, her tarafından kusur dökülen kimseleri gemiye bindirmek için sakın aracılık etmeyin! Ey Müslüman! Allah Nuh'a bunları söylüyor da sana söylemiyor mu? İlla senin adınla nazil olan bir ayet mi lazım? Gemiye hak etmeyeni bindirirsen iman edenleri kızdırmış, küstürmüş olursun! Bedel ödeyenleri gücendirmiş olursun! İman ettikleri, çalıştıkları, çabaladıkları için yıllarca alaya alınan o müminlerin nefretini kazanmış olursun! En önemlisi de Allah'ın gemisine Allah'ın istemediğini alarak, almaya çalışarak, teşebbüs ederek, aracılık ederek Allah'ı kızdırmış olursun! Devletin her görevi bir gemidir. Bu gemiye sadece liyakat ehli kimseler binebilir. Murat Padak
TAŞ KAFA, BOŞ KAFA, HOŞ KAFA Halife Harun Reşid döneminde yaşayan ve meczûb velilerden Behlül Dânâ hazretleri, pazar yerine elinde üç kuru kafayla gelir ve oturur. Kuru kafaların üzerinde şunlar yazmaktadır: Taş kafa, boş kafa ve hoş kafa… Yine insanlara bir ders vermek niyetindedir... Nihayet, onu gören pazar halkı yanına gelip sorarlar: -De hele ey Allah’ın sevgili kulu, bu kuru kafalarla bize nasıl bir nasihat vermek istersin? Behlül Dânâ hazretleri, baş tarafta duran kuru kafayı eline alıp, yukarı kaldırarak anlatmaya başlar: -Dinleyin ey müminler! Bu kuru kafa hayatta iken kimsenin sözünü dinlemez, her vakit kendi bildiğini yapardı. Kendisine yapılan en güzel nasihatlerden zerre kadar nasiplenmedi. Onun için bunun adı "taş kafa"dır, benim indimde beş para etmez. Onun yanındaki ikinciyi eline alır ve der ki: -Bu kuru kafa ise, dünyada iken her faydalı nasihati can kulağı ile dinledi, fakat o nasihatleri hayatına hiç tatbik etmedi. Yine kendi bildiği doğruları kabul etti. Bu sebepledir ki, bu kafanın adı "boş kafa"dır. Benim yanımda, eh, birazcık değeri vardır... Nihayet üçüncü kafayı eline alır ve halka şöyle der: -Bu ise, "hoş kafa"dır. Çünkü hayatta iken her nasihate kulak verdi, bu nasihatleri hayatında tatbik etti. Her nasihatten bir ders alıp hayatını ona göre yaşadı. Her işini istişare ile yaptı. Bu yüzden hep başarılı oldu. İşte bu yüzden mutlu olmayı bildiği için ahretine de hazırlıklı gitti. Buna, ağırlığınca altın verilse yeridir...

22 Mart 2022 Salı

FIRINDA ÖLÜMÜ BEKLEYİŞ Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir isçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helal olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her aksam en geç o terk ederdi. Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk bu ekmeğe çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek gerekir, onu da genellikle Hikmet yapardı. Ramazan bayramının son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kapattı. Işıkları yaktı ve fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen isçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı. Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu. Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O aksam yıkatıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu. Dış kapıyı açtığında şaşırdı. "Hayret, içerdeki elektrikler açık unutulmuş" diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle söyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi. Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat heyhat, kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05'i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti. Önce terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak, artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o kalpten gidecekti. Belki de çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti… Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı. Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı… Yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti. Bir kaç gün önceydi. İşçiler acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli… Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde tutmuştu. Ya şimdi? Yanan iki parmak ucu değil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde filmlerde yanan adamlar canlandı. Kendi hali daha da zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu… Adım adım, hissede hissede… Terleye çıldıra, dövüne dövüne… İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını da yakmış mıydı yoksa? Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu? Aman Allah’ım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin 1.00'i olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi… Ömürleri yanmak vaktini meyve veren insanlar gibi... Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım… Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte… Biraz sakinleşti. Evini düşündü. Hanımını, oğlu merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken. Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu… Keşke dövmemiş olsaydı onu… Onlardan da mes'ul olduğu için onların hesabını da verecekti Allah'a… Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı ona: "Haydi, birlikte namaza başlayalım" demişti. Hikmet ise: "Biraz daha yaşlanalım " diye cevap vermişti. Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece ihtiyarlığının hesabını verecekti. Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş, Allah'ın büyüklüğünü, kurtuluşun o'nun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı. "Ah ahmak kafam" diye inledi. Hâlbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hali ne güzeldi. Kıldığı bir vakit muhakkak onun son eda ettiği vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi. Ya oğlu… Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne başına, yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar, kalbine niçin dikkat etmemişti? Daha o yaşta her tip pisliğin televizyon ekranlarından üstüne sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah'ını, peygamberini niçin sevdirmemişti? Aklı çocukluğuna gitti… Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o günleri… O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti. Aklına bir fikir geldi, “ Fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak.' Toprak yoktu ki… Ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm aldı. Namaza durdu. Her şeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanabilirdi ki? Aslında her namazda öyle hissetmeliydi. Kendisini hayatında ilk defa Rabbiyle konuşuyor gibi hissetti. Âlemlerin Rabbi'ne hamd etmeyi, O'na dayanmayı, O'ndan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliğiyle secde etti. "Eksiksiz, yüce, merhametli Sensin" acizliğini iliklerine kadar duyarak. Rabbinden gelmişti ve O'na dönüyordu. Ah, dönüşün ona olduğunu hiç unutmamış olsaydı. Yoruldukça oturup tövbe etti. Estağfurullah çekti. Nasıl da daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler basıyordu… Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15'ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, "Cengiz!"diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı bu böyle… Birden aklına geldi. Olamaz! Fırının kapağını Hikmet'in üzerine mi kapatmıştı yoksa? Hemen üzerini giyip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece isçileri henüz gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, Işıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye seslendi: "Hikmet!" İçerden hiç ses gelmiyordu. Bir kaç defa daha bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştı ki, isminin söylendiğini duyunca irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat yine duydu. Birisi 'Hikmet' diyordu. Hem fırının ışığı da yanmıştı. Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz 'i gördü. Fırından çıktı. Cengiz, bir anda hortlak görmüşçesine irkildi. Korkuyla: "Kimsin sen?" dedi. Hikmet' in Cengiz 'e sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı. Hikmet halâ ağlıyordu. "Ne demek sen kimsin? Hikmet' im işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı" dedi. " Olamaz " diyordu Cengiz. " Sen Hikmet değilsin." Hikmet ilk önceleri Cengiz' in bu hareketine bir mana veremedi. Nasıl olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşını tanıyamazdı? Birden aklında bir şimşek çaktı. Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı. Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı. Kırışmış ellerine, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden kendisi korkmuştu. Yanmanın ne demek olduğunu bilseler kim bilir bir gece de ne kadar insan ihtiyarlayacaktı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak ihtimali bu kadar hafife alınabilir miydi? Başı ellerinin arasında kala kaldı. Ahirette sonsuz yanmamak için, iman etmek ve günahlardan kaçmak gerekiyordu…
DENİZLİ HOROZU Denizli'de araştırma yapmak için kamp kuran bir grup üniversite öğrencisi, kamp yakınına tüneyen bir Denizli horozunun sabahın erken saatlerinde yüksek sesle ötmesinden çok rahatsız olmuşlar... Sabahın köründe ortaya çıkan horoz, önce dikleniyor, sonra dakikalarca ötüyormuş... Tabii ekipte ne uyku ne de huzur bırakmıyormuş... Sonunda sabırlar tükenmiş... Susturmak için başlamışlar horozu kovalamaya... Horoz önde.. Gençler peşinde... Mahalle arasına dalmışlar... Kovalamacayı gören, fakat bir anlam veremeyen yaşlı dede, seslenmiş: - Hey, evlatlar! Bu zavallı horozu niye ürkütüyorsunuz? - Dede, sabahın köründe ötmeye başlıyor, kampı ayağa kaldırıyor. O yüzden başını keseceğiz! - Yazıktır evladım yapmayın! demiş ihtiyar, bırakın, ben onun sesini keserim, bir daha da rahatsız etmez sizi... Gençler bunun üzerine kovalamayı bırakmışlar. Ertesi sabah, hafif 'gak - guk' sesleri dışında horozdan kayda değer hiçbir ses çıkmadığını görünce de şaşırıp dedeye koşmuşlar: - Yahu dede, ne yaptın da bu horozun sesini kestin? İhtiyar gülmüş: - Kıçına zeytinyağı sürdüm. Horoz kabararak ötmeye yeltendiğinde, gerisi tutmuyor ki kuvvet alsın... Ancak 'gak - guk' edebiliyor... Kıssadan hisse: Arkan sağlamsa, istediğin kadar kabarır, diklenir, sözünü dinletirsin. Arkan bir gevşemeye görsün, ancak 'gak-guk' edersin...
Süfyan es-Sevri: “Âlim, dinin doktorudur; para (mal) hırsı ise dinin hastalığıdır. Şayet doktor bu hastalığa kapılırsa başkasını nasıl tedavi edebilir” Bugün bunca din adamı-ilahiyatçı-hocaya rağmen dinden uzaklaşma (deizm-ateizm-agnostisizm-nihilizm) artıyorsa, bir arıza vardır.
Kimsenin Ahı yerde kalmaz Vaktiyle bir derviş berbere gidip: - Vur usturayı berber efendi, der. ... Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar ve diğer tarafa usturayı vuracakken, mahallenin kabadayısı içeri girer. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış tarafına sert bir tokat atarak: - Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye bağırır. ‘Dövene elsiz, sövene dilsiz’ olan, halktan gelen her şeyin Hak’tan geldiğine inanan derviş, sabreder. Fakat kabadayının tıraş esnasında da dili durmaz, sürekli alay eder derviş ile: 'Kabak aşağı, kabak yukarı.' Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, kontrolden çıkan bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelerek kabadayıyı altına alıp sürükler. Kabadayı oracıkta feci şekilde can verir. Berber dervişe bakar, sorar: - Biraz ağır olmadı mı derviş efendi? Derviş düşünceli bir şekilde cevap verir: - Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, kabağın da bir sahibi var. O gücenmiş olmalı! Ne demiş Yunus Emre; Olsun be aldırma Yaradan yardır Sanmaki zalimin ettiği kârdır Mazlumun ahı indirir şâhı Herşeyin bir vakti vardır.
AİLE VE ARKADAŞLIK ÜZERİNE Kuş yaşarken karıncaları yer ama kuş ölünce onu yiyen karıncalardır. Zaman ve koşullar her an değişebilir.. Bu nedenle, etrafınızdaki hiçbir şeyi değersizleştirmeyin. Bugün gücünüz olabilir ama unutmayın: Zaman hepimizden çok daha güçlü! Bilin ki bir ağaç bir milyon kibrit yapar ama bir kibrit milyonlarca ağacı yakmaya yeter. Öyleyse İyi ol ! Daima iyilik yap! * Zaman bir nehir gibidir. Aynı suya asla iki kez dokunamazsınız, *Çünkü geçen su bir daha asla geçmeyecektir. * Hayatınızın her dakikasının tadını çıkarın ve şunu unutmayın: Asla güzel görünüm aramayın Çünkü zamanla değişirler. Mükemmel insanları aramayın Çünkü onlar yok. Ama her şeyden önce gerçek değerinizi bilen birini arayın." * Üç şey önemlidir: *Hayat; *Aile; *Arkadaşlar. * Hayat kısa ; Aile benzersiz; Arkadaşlar nadir oldukları için önem ve özen göstermek gerekir!

21 Mart 2022 Pazartesi

NEDEN ERKEĞE KOCA, KADINA KARI DENİR BİLİR MİSİNİZ? Değerli Dostlar, eski İnsanların neden eşim olma, karım ol dediklerini aranızda bilenleriniz varmıdır bilmem ama ( Eşim değil, karım ol ) nerden geliyor, okuyalım hep beraber öğrenelim. Ayakkabının, terliğin, çorabın, arabaya koşulan atların eşi olur. İnsanın eşi olmaz. Belki bir ömür eşlik ediyor diye, sevgiliye eş deniyor olabilir. Oysa koca denmeli. Çünkü koca; Bilge demektir. Koca demek dağ demektir. Dağ ne kadar yüce olursa olsun, üstünde kar olmayan dağ eksik demektir. Dağların yücesine kar yağar diye, kadın da kar gibi, pak ve masum, örtmeli bir ömür boyu, süsü olmalı o yüce dağın. Yani bir erkek, bir hanıma, evlenme isteğini ilettiğinde, ona; Ben koca bir dağım, sen de karım ol diyerek, ona baş tacım ol demek istiyor. Ne güzel değil mi? ( Alıntıdır )
ÖLDÜKTEN SONRA Öldükten yaklaşık 30 dakika içerisinde vücutta refleks diye bir şey kalmıyor. Gevşeyen kaslar dolayısıyla ağız ve göz kapakları açık kalıyor. Boşaltım sistemi tamamen gevşiyor, idrar akıntısı oluşuyor. Ölümün gerçekleşmesinden 24 saat sonra vücut çürümeye başlıyor. Solunumun durması bakteriler için işaret oluyor ve çalışmaya başlıyorlar. İlk çürüyen organlar ise göz, beyin, mide ve bağırsaklar. Ceset şişman ise daha çabuk çürürken, tuzlu suda boğulanlar daha geç çürüyor. En geç çürüyen kısımlar ise kalp, mesane, böbrek . İlk çürüyen yer olan mide ve bağırsaklarda bakteriler yoğun çalıştıkları için hızla gaz ortaya çıkıyor. Bu gaz, karın bölgesinin şişmesine sebep oluyor. Derinin üstü yanık gibi su toplarken, vücutta biriken sülfür yüzünden renk siyaha dönmeye başlıyor. Günden güne şişen karın patlıyor ve göğüs çöküyor. Bu olay mezar üstünden duyulabilecek kadar sesli olabiliyor. Ortalama 4 yıl sonra insan tamamen kemik haline dönüşüyor. Güzelliğin, yakışıklılığın, zenginliğin, kibrin, malın mülkün, makamın mevkin nerede?Yeryüzünde kasıntı bir şekilde gezen, küçük dağları ben yarattım egosuna sahip olan, insanları küçücük beyniyle aşağılamaya çalışan, hayatı statü ve dünyada kazanacağı geçici başarılara odaklayan her o kibirlinin sonu budur. Paranın satın aldığı insanların sonu budur. Mevkiye gelmek için karakterini satan, çevresini ezen, zulme uğrayan insanların üzerine basarak bir şeyler elde etmeye çalışanların sonu budur. Güzelliğiyle, hayatı boyunca makyaj/süse adanan, cildi kurumasın diye her gün özenle kremlenip yumuşatılan bedenin sonu budur. Hayatını fitness salonlarında ayna karşısında kaslarına bakarak geçiren, tek hedefi vücut büyütüp bununla Instagrama fotoğraf atan kişilerin de sonu budur. Çalışın, başarılı olun, insanlığa fayda verin ama hayatı büyütmeyin. Kendinizi büyütmeyin. Zira elimizde yaptığımız erdemlerden ve amellerden başka bir şey kalmaycak... Allah Hepimize Hayırlı Ömürler Verip Ölümümüzü de Hayırlı Eylesin. Vesselâm.
HARVARD ÜNİVERSİTESİNİN DUVARINDA HANGİ AYET VAR ? Dünyanın en iyi üniversitelerinden biri olan Harvard Üniversitesinin Hukuk Fakültesi Kütüphanesi girişine Kur'an'ı Kerim'den bir ayet asıldı. Adalet kavramını en iyi anlatan ifadelerin bir araya geldiği ayet Nisa 135 :"Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir, şahitlikten kaçınırsanız, Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”
KÜÇÜK AMA ÇOK GÜZEL KISSA.. İçi bal fıçılarıyla dolu bir gemi limana yaklaştı. İşçiler bal fıçılarını boşalttıkları sırada fakir olduğu her hâlinden belli olan yaşlı bir kadın elinde küçük bir kâseyle çıkageldi. Balların sahibi olan tâcirin yanına gidip, kendisine kâse dolusu bal vermesini istedi. Tâcirin sessiz kalıp kendisine bal vermediğini gören yaşlı kadın ümitsizce geri döndü... Yaşlı kadın oradan ayrılınca tâcir, olaya şahit olan genç çalışanını çağırıp yaşlı kadını takip etmesini ve evine bir fıçı dolusu bal götürmesini söyledi. Genç adam şaşırıp kalmıştı: -Kadıncağız sizden azıcık bal istedi, vermediniz; şimdi ise bir fıçı bal gönderiyorsunuz!? Tacir cevap verdi: -“ Ey genç! O kendi miktarınca ve ihtiyacı kadar ister, ben de kendi miktarımca ve gücüm kadar bağışladım...” “Allah'ım!... Bizim ihtiyaç kâselerimiz küçük ve derinliği azdır... Sen de kendi cömertliğin miktarınca bana, akraba ve dostlarıma, kardeşlerime ve bu küçük kıssayı okuyanlara isteklerinin kat-kat üstünde bağışta bulun yâ Rabbi”!... Amin.... Amin... Amin..
Bıçak soksan gölgeme, Sıcacık kanım damlar. Gir de bak bir ülkeme: Başsız başsız adamlar... Ağlayın su yükselsin, Belki kurtulur gemi. Anne seccaden gelsin, Bize dua et e mi... N.F.K.
KURBAN BAYRAMI Bediüzzaman 1922 yılı Kurban Bayramından bir hafta kadar evvel trenle Ankara’ya gider. İstasyonda kalabalık bir halk topluluğu ve milletvekilleri tarafından karşılanır. Zamanın Siverek Milletvekili Yüzbaşı Abdülgani Ensari ile Bediüzzaman arasında o günlere ait şöyle bir lâtife cereyan eder: “3 Temmuz 1922 Perşembe günü Kurban Bayramı arefesinde Bediüzzaman, Ensari’ye: ‘Ensari! Yarın Said’in başını kesecekler’ der. “Ensari de bu cümledeki inceliği ve tevriyeyi anlayamaz ve ‘Nasıl olur efendim?’ diye telâş eder. “Bediüzzaman bu lâtifeyi ona şu şekilde izah eder: ‘Said kelimesinden ‘sin’ harfi kaldırılsa, yani baş harfi olan ‘sin’ kesilirse, geriye ‘iyd’ kalır ki, o da bayram demektir. Yarın kurban bayramıdır.”
Alvarlı Efe dünyânın boş olduğunu şu mısrâları ile dile getirmektedir. NUTK-İ ŞERÎF İster allan güller gibi her seher Âhiri ölümdür ne hayâldesin İster olsun hazînende dür güher Âhiri ölümdür ne hayâldesin İster Cemşîd gibi başında zer tâc Olsun kâküllerin gerdende kıykâc İsterse devletin tarîk-i minhâc Âhiri ölümdür ne hayâldesin İster elvân nakış eyvânları yap Kürkün elmas altun kemer dürr-i nâb İster rızkın olsun gül rengi şerâb Âhiri ölümdür ne hayâldesin İster emîrâne kur taht-ı revân Şâhâne üstüne kurul nevcivân Husrev gibi her gün eyle bir dîvân Âhiri ölümdür ne hayâldesin Hadem haşem ile seyrângâhe var Evlâdların etrâfında gül'izâr İskender-veş olsan dahî bahtiyâr Âhiri ölümdür ne hayâldesin İsterse bu dünyâ hep senin olsun Şân ü şöhret şerâfetinle dolsun Halk-ı zemân hep emrinde bulunsun Âhiri ölümdür ne hayâldesin İster ömrün ise sad-hezâr olsun Ârâmgâhın güzel sebzezâr olsun Gül-gülistân Lutfî reh-güzâr olsun Âhiri ölümdür ne hayâldesin Alvarlı Efe Hâce Muhammed Lutfî
Bir Kızılderili atasözü der ki: "Benim hayatımı yargılamadan önce benim ayakkabılarımı giy ve benim geçtiğim yollardan, sokaklardan geç. Benim takıldığım taşlara takıl yeniden ayağa kalk ve aynı yolu tekrar git benim gittiğim gibi, anca o zaman beni yargılayabilirsin."
Papa 9. Gregory " kediler şeytandır onları öldürün" diye fetva vermiş ve kedilerin öldürülmesi ile artan farelerden yayılan veba ile Avrupa'da 25 milyon insan ölmüş. Cahillik işte tam da budur. Okumadan, araştırmadan, düşünmeden yaşayan toplumlar yok olmaya mahkûmdur.
"Biri size 10 lira verebilir, bir başkası da 20 lira. Büyük ihtimalle 20 lira verenin sizi daha çok önemsediğini düşüneceksiniz. Ama işin başında 20 lira verenin 200 lirası olduğunu, 10 lira verenin ise sadece 10 lirası olduğunu göremiyorsanız, hep kaybedersiniz."
KIRIK CAM TEORİSİ: Buna göre bir binanın çoğu camı kırıksa insanlar diğerlerini kırmakta çekinmezler ve bunu suç olarak görmezler. Hayatta buna benzer,insanlara kırıklarımızı gösterdikçe kırmaktan çekinmezler. BİR GÜN,BİR ZAMANLAR İSTEDİĞİN HAYATI YAŞAYACAKSIN VAZGEÇME
İbni Sina’nın çok güzel bir lafı vardır. “Hiç kimse görmek istemeyen biri kadar kör olamaz” der. Akıl hastanesinde geçen şu hikaye, ne zaman aklıma gelse, İbni Sina’nın bu sözlerini hatırlarım hep. Hikâye şöyle; “Yatırıldığı akıl hastanesinde ölü olduğuna inanan, bu nedenle de yemek yemeyen ve hiçbir yaşamsal faaliyete katılmayan bir akıl hastası, tüm uzman psikiyatristlerce girişilen her çabaya rağmen ölü olmadığı konusunda bir türlü ikna edilemez. Hastanın bu kararından vazgeçmeyeceğini anlayan ve tedavisini üstlenen psikiyatristlerden biri, sonunda hastaya ölülerin vücudunun kanayıp kanamayacağına dair bir soru yöneltir. Hasta; ‘tabii ki kanamaz, çünkü ölülerin tüm hayat fonksiyonları durmuştur’ der. Bunun üzerine psikiyatrist küçük bir iğne alıp hastanın parmağına batırır. Bir müddet şaşkınlıkla parmağına bakan ve kanadığını gören hastanın tepkisi ilginçtir. ‘Lanet olsun! Ölülerin de bedeni kanarmış’ der.” Bazen her birimiz ölü olduğuna inanan, akıl hastanesindeki o kişi gibi olabiliyoruz. İnandığımız şey uğruna, aksi mümkün olabilecek şeyleri görmezden gelebiliyoruz. Öyle ki aksini ispatlayacak olan şeyleri, kendi inancımıza göre eğip bükmeyi tercih ediyoruz. Tıpkı ölü olduğuna inanan o kişi gibi. Yaşadığının ispatı olanı eğdi, büktü ama ölü olduğu inancından vazgeçmedi mesela. Belki de değişecek olan inancının getirecek olduğu yeni sorumluluklardan korkuyordu, kim bilir?
Alvarlı Efe Talebelerine dâimâ kalp kırmamak husûsunda telkinde bulunurdu: Ol fakîr ki, yüzen bakar Gözlerinin yaşı akar Mümin olan kalb mi yıkar Boynuna la'net mi takar Sakın incitme bir cânı Yıkarsın Arş-ı Rahmân'ı Bilirsin haram helâli Bilirsin sevab vebâli Aman olma lâ-übâli Terk eyle boş kîl-u-kâli Sakın incitme bir cânı Yıkarsın Arş-ı Rahmân'ı Bu dünya seni terk eder Devletin hep elden gider Ölüm bir gün kabre güder Biri sürer biri yeder Sakın incitme bir cânı Yıkarsın Arş-ı Rahmân'ı.
Alvarlı Efe Hac ettiği günlerden birinde Rabbine şöyle yakarmaktadır: Alîl, zelil, bu yollara düzüldük Hakîr, fakîr, denî, râha süzüldük Hâlimiz ne olur ya Rab üzüldük Ey keremler kânı, huccâcı affet Rahmet-i Rahmân'a muhtâcı affet! Gönderdin Habîb'in âleme rahmet Sen eyledin bizi Habîb'e ümmet Senden özge kimden görek merhamet Ey keremler kânı huccâcı affet, Rahmet-i Rahmân'a muhtacı affet. Hürmet-i Ahmed'e bağışla bizi Âl-i Muhammed'e bağışla bizi Vüs'at-i rahmete bağışla bizi Ey keremler kânı huccâcı affet, Rahmet-i Rahmân'a muhtâcı affet.
HAYIRLI BAYRAMLAR Can bula Canan' ını, Bayram o bayram ola. Kul bula Sultan' ını Bayram o bayram ola. Hüzn ü keder def ola, Dilde hicab ref ola, Cümle günah af ola, Bayram o bayram ola. Tevhîd ede şevk ile Hakkı seve şevk ile Tasdik inerse dile, Bayram o bayram ola Dildeki Rahman olur, Dertlere derman olur, Azade ferman olur, Bayram o bayram ola Lütfiya lütf-ü Kerim, Erişe Rahm ü Rahîm Bermurad ede fehim, Bayram o bayram ola Alvarlı Efe Hz.
HAZER KIL Hazer kıl kırma kalbin kimsenin cânını incitme Esir-i gurbet-i nâlân olan insanı incitme Tarik-í aşkda bi-çâre-i hicrâni incitme Sabır kıl her belaya hâne-i Rahmân'ı incitme Felekde hâsılı insan isen bir cânı incitme Günahkâr olma fahr-i âlem-i zî-şânı incitme “Aman ha, kimsenin kalbini kırma, canını incitme. Zaten bir ayrılık yurdu olan şu dünyaya esir olup kalmış insanı incitme. O insan ki aşk yolunda ayrılık çeken bir biçaredir. Sana bela getirenlere bile sabret Allah'ın evi olan kalbi incitme. Hâsılı, şu evrende bir insan olarak yaşıyorsan (insanlığına yakışanı yap), bir canı incitme. Ta ki günaha düşüp âlemlerin övüncü yüce Peygamber'i incitme.” Bulaşma çirk-i dünyaya vücudun pak ü Tahirken Güvenme mal ü mülk ü mansıba efnası zahirken Nic' oldu malı Karunun felek bağında vafirken Nedir bu sendeki etvar-ı dert gönlün misafirken Felekde hâsılı insan isen bir canı incitme Günahkâr olma fahr-i âlem-i zî-şanı incitme “Tabiatın ve varlığın pak yaratılmışken şu dünyanın kirine ( kirli işlerine ) bulaşma. Sonunda bırakıp gideceğini bildiğin mala, mülke ve makama güvenme. Dünya denilen bahçede onca zenginlik içinde yaşadığı halde Karun’un malı şimdi kim bilir nerede, kimlerin elinde bir baksana. Hele şu dünyada geçici bir misafir olduğunu bilip dururken bunca dünya derdiyle dolup taşmak da neyin nesi?” (Alvarlı Efe)
HZ. ALİ, MUAVİYE, DİŞİ DEVE HİKÂYESİ Muaviye Şam’da, Hazreti Ali ise Küfe’de validir, aralarında anlaşmazlık vardır, savaş çıkmak üzeredir. Bir gün, bir deveci, yüklediği mallarla Küfe’den Şam’a gelir, açıkgözün biri deveye sahip çıkar; Bu dişi deve benimdir der.. Küfeli kendisinden emindir, çünkü devesi erkektir. İtiraz eder, dinletemez. Sorun Muaviye’ye kadar yansır. Hadise büyür. Ahali olaydan haberdar olur.. Halk bir meydanda toplanır. Muaviye, Bu dişi deve benimdir diyen Şamlı`ya sorar; Bu dişi deve kimindir? Benimdir! Muaviye de onaylar, Evet, bu dişi deve Şamlı`nındır! Sonra halka sorar; Bu dişi deve kimindir? Hep bir ağızdan cevap verirler; Bu dişi deve Şamlı`nındır! Küfeli neye uğradığını anlayamaz, şaşkın şaşkın bir kenarda dururken Muaviye çağırır; Ey Küfeli, dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Ama sen Küfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: “Ey Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen, o ne derse evet diyen 10 bin adamı var! Ayağını denk al!” Var git Ali’ye söyle ayağını denk alsın!
HÜLAGU’YA DERS VEREN KADIHAN Sakalları bile yeni çıkmaya başlamış genç bir âlim, Cengiz Han'ın torunu Hülagu'ye dersini vermiştir. Hem de bugün İslam âleminin perişan halini özetleyecek nitelikte. Moğol İmparatorluğunun kurucusu Cengiz Han’ın torunu Hülagu 1258 tarihinde Bağdat’a girerek Abbasi Halifesi Mu’tasım’ı keçeye sarıp Moğol atlarının ayakları altında ezdirerek öldürtür. Şehirde katliamlara başlar ve şehri yağmalar. Kadın, yaşlı, çocuk, hamile demeden bazı kaynaklara göre 200.000, bazılarına göre de 400.000 kişiyi katleder. Cami, hastane, saray ve benzeri ne varsa hepsini yok eder. Milyonlarca dini ve ilmi eserin büyük bir kısmını Dicle Nehrine attırır. Hülagu’nun zalimliğini anlatmak için Dicle’nin günlerce kan ve mürekkep aktığı söylenir. Hülagu o beldenin en büyük âlimi ile görüşmek istediğini bildirir. Kimse, Hülagu tarafından öldürülmek korkusuyla bu davete icabet etmek istemez. Zamanın genç âlimlerinden KADIHAN daveti kabul edeceğini söyler. Kadıhan, ufak tefek tıfıl bir gençtir. Daha sakalı bile çıkmamıştır. Kadıhan, Hülagu ile görüşmek için kendisine bir deve, bir keçi ve bir de horoz verilmesini ister. Kadıhan, hayvanlarla birlikte çadıra varır. Hayvanları çadırın dışında bırakarak içeriye girer ve kendisini tanıtır. Hülagu, genci tepeden tırnağa süzer ve “Bana göndermek için bula bula seni mi buldular. Gönderecek başka birini bulamadılar mı?” diye sorar. Kadıhan gayet sakin bir şekilde; “Görüşmek için iri yarı, boylu poslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı yaşlı birisi ile görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle görüşmek istiyorsan horoz getirdim. Üçünü de çadırın önüne bıraktım. Onlarla görüşebilirsin!” der. Hülagu karşısındakinin sıradan birisi olmadığını anlar ve “şöyle otur bakalım” diyerek ilk sorusunu yöneltir: “Söyle bakalım, beni buraya getiren sebep nedir?” Kadıhan gayet sakin bir şekilde; “Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki, mal, mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Cenab-ı Hakk da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi” der. Hülagu bu sefer ikinci sorusunu sorar: “Peki, beni buradan kim gönderebilir?” Kadıhan: “O da bize bağlı. Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanıp, bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek işte o zaman sen buralarda duramazsın.” .... Bugün İslam âleminin perişan halini özetliyor değil mi?
يَامُقَلِّبَ الْقُلُوبْ ثَبِّتْ قَلْبِى عَلَى دِىنِكَ وَطَاعَتِكَ " Yâ mukallibel kulûb, sebbit kalbî alâ dinike ve tâatik." Ey kalbleri döndüren (Allah'ım), kalbimi dinin ve tâatın üzerine sabit kıl. Bu duâ akşam namazının sünnetinden sonra okunursa daha isabetli olur. Ve arkasından üç defa "Allâhümme ecirnî minennâr." denmelidir. Yani "Allah'ım beni cehennemden uzak kıl." Eşbah isimli kitapta yapılan açıklamaya göre, bu duaya devam eden kimse için cehennemin yedi kapısı kapanır ve cennetin sekiz kapısı açılır. Nasıl ağacın kökü sağlam olursa ağaç da sağlam olur. Aynı onun gibi, bir insanın din ve itikadı sağlam olursa, yaptığı ameller de sağlam olur. Allah kulunun kalbini istediği tarafa çevirir. Kulunun da kendisi ile kalbi arasına girer. İyi halini kötü hale tebdil eder. Resulullah Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur. "Mü'minin kalbi Rahman'ın kudret elindedir. İstediği tarafa onu çevirir." Cenab-ı Hak kulunun kalbini iyiden kötüye çevirmekle kuluna zulm etmiş olmaz. Çünkü onun levh-i mahfuzdaki haline bağlı oluyor. Oradaki istediğine yönelik yapılıyor. Yani elbisenin modasını kul istiyor. Halik de istediği şekilde ona elbise biçiyor. Dünya üzerinden küfür kalkmaz. Çünkü muharebe kıyametin sonuna kadar vuku bulacaktır. Peygamberimizin bu yolda hadis-i şerifleri vardır. İnsanda olan nefs-i emmâre de böyledir. Büyük muharebeden küçük muharebeye gidiliyor ve bir halden diğer bir hale dönülüyor. Döndüren Allah, dönmek isteyen meyleden kuldur

20 Mart 2022 Pazar

ŞEYTANLA MÜCADELE Horasan'da bir genç, Bağdat'ta meşhur bir âlimden haberdar olur. Onun talebesi olma özlemiyle haftalar süren bir yolculukla Bağdat'a gider. Âlimi bulur ve talebesi olur. 15 yıl rahle-i tedrisinde bulunur. Öğrenmesi gereken hemen herşeyi öğrenir ve hocasından icazetname (diploma) alır. Hocası onu kendi memleketi Horasan'a müderris olarak tayin eder. Bağdatta son gecesidir. Yatsı namazını kılar ve hocasına giderek son bir dua ve nasihat ister. Âlim ile talebe arasında şöyle bir konuşma geçer; Âlim: Evladım sen Horasanlısın biliyorum. Sormak isterim sana; Horasan'da Şeytan var mıdır? Talebe: Efendim Zat-ı Aliniz daha iyi bilirsiniz ya, Şeytan'ın olmadığı yer yok. Elbette Horasan'da da var. Âlim: Peki bu Şeytan size musallat olur mu? Talebe: Tabi Efendim. Her insana musallat olduğu gibi biz Horasanlılara da musallat olur. Âlim: Peki musallat olursa ne yaparsınız? Talebe: Vesvese verir, HASET ETTİRİR, farzları geciktirtmek ister, harama teşvik eder... Anlarız bunları fısıldayan Şeytan olduğunu ve onunla savaşırız, boğuşuruz, başımızdan atmaya çalışırız... Âlim: Peki bu mücadeleyi kim kazanır? Talebe: Bazen biz kazansak da Şeytan kazanır çoğu zaman biz mağlub oluruz. Sonra da Allah'a sığınırız, tevbe ederiz... Âlim: Bak evladım 15 yıldır yanımdasın. Bugüne kadar Meani, Belağat, Akaid, Fıkıh, Hadis, Tefsir... Birçok ilmin yanısıra birçok da veciz söz öğrendin bizden. Sana şimdi bu son akşamda bugüne kadar öğrendiklerinden daha kıymetli birşey öğreteyim mi? Ama icazetini aldın. İstersen bana bu kadar yeter deyip odana gidebilirsin... Talebe: Olur mu Efendim. Zat-ı Alinizin öğreteceği her kelimeye muhtacım. Lutfediniz Efendim buyurunuz... Âlim: Bak evladım. Şeytan size musallat olarak sizi kendisiyle boğuşturarak sizin gücünüzü zayıflatır. Zayıf düşünce kazansanız bile mecaliniz kalmaz ve böylece Şeytan gerçekte amacına ulaşmış olur. İbadet zevkiniz kalmaz, yorgun düşer, en azından gece ibadetlerinizi terk ettirir. Şeytan ile kavga etmeyi, boğuşmayı bırakın... Talebe: Efendim ukalalık olarak görmeyiniz ama Şeytana karşı boğuşmadan, mücadele etmeden nasıl Allah'ın dediklerini yaparız ki? Âlim: Evladım bak şimdi sana bir misal ile anlatayım... İki arkadaş birlikte bir dost ziyareti için yola koyulsanız, dağlardan patikalardan geçerken bir otlakta bir koyun sürüsünün yanından geçmek durumunda olsanız, o sürüyü bekleyen bir ÇOBAN KÖPEĞİ sizi yabancı olduğunuz için bir tehlike olarak algılayıp size saldırmaya kalkabilir mi? Talebe: Evet Muhterem Hocam bize saldırabilir. Âlim: Peki Evladım. Köpek size saldırsa siz köpekle mi boğuşursunuz - ki boğuşmaya kalksanız köpek sizi mutlaka parçalar- Yoksa sürüyü yöneten çobana seslenip "Yetiş ey çoban! Köpeğine sahip çık! Bizden sana zarar gelmez, köpeğinin saldırısından bizi kurtar!" diyerek sahibini mi çağırırsınız? Talebe: Elbette köpekle boğuşmayız, çobana sesleniriz. Âlim: Çoban da insan siz de insansınız, ama köpek kiminse onun sözünü dinler. Çoban, köpeğe; "Sus bakayım, otur, sakin ol!" dese köpek daha size dokunmaz, hatta sırtına otursanız sesini çıkarmaz, Siz de esenlikler geçip yolunuza gidersiniz değil mi? Talebe: Evet Efendim. Aynen buyurduğunuz gibi olur. O saldıran köpek kuzu gibi olur ve bize zarar vermekten vazgeçer. Bizi yormaz, biz de güç ve zaman kaybetmez, yolumuza devam ederiz... Âlim: İşte Evladım... Bilesiniz ki ŞEYTAN DA ALLAH'IN KÖPEĞİDİR. "Şüphesiz Şeytanın hilesi ise zayıftır." (4/Nisa-76) Size saldırmaya kalktığı zaman, siz onunla boğuşup, kazansanız bile güç kaybedip Allah için yapacaklarınızdan geri kalmak yerine, köpeği çobana havale ettiğiniz gibi Şeytan'ı da sahibine havale edin. Sahibini çağırın, O Allah köpeğine sahip çıkar, siz de işinize bakarsınız. Ne diye Şeytan'la boğuşursunuz, çağırın sahibini gerekeni yapsın... Anladın değil mi Evladım..! Haydi yolun açık, ilmin bereketli, amelin ihlaslı olsun..!
Mânâya bakmayı bilmemişse Göz; Güzel de bir, çirkin de bir. . . Vermeye kudretsiz kalmışsa El; Zengin de bir, fakir de bir. . . Ezandan huzursuz olmuşsa Kulak; Duyan da bir, sağır da bir. . . Allah Aşkını tatmamışsa Gönül; Sevgi de bir, nefret de bir. . . Kul'luğun önüne geçmişse Kibir; Şeytan da biir, Melek de bir. . . Ve Gaflet uykusuna dalmışsa Ruh. . . ! Hayat da bir, ölüm de bir! . . . Ey kapıları açan Allah'ım, bize kapıların en hayırlısını aç. Ey halden hale çeviren Allah'ım, halimizi en güzel hale çevir. Yarabbi! Bizleri senden, dilimizi duadan, kalbimizi Kur'an-ı Kerim'den, amellerimizi hayırdan ayırma. ÂMİN.
NEME LAZIM BE SULTANIM Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayal eder, günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer çökmeye yüz tutar mı diye derin derin düşünmeye başlar. Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi ‘ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfine inandığı Yahya Efendiye gönderir. “Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olurda izmihlale uğrar mı?” şeklinde mektubunu gönderir. Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendinin cevabı bir bakıma çok kısa bir bakıma içinden çıkılmaz bir hal alır: “Neme lazım be Sultanım!” Topkapı Sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez.. Yahya efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar: “Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?” Nihayet kalkar,Yahya Efendinin Beşiktaş’taki dergahına gelir, sitem dolu sorusunu tekrar sorar: “Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al !” Yahya efendi duraklar: “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.” “İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece neme lazım be sultanım demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi bir anlam çıkarıyorum.” “Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de neme lazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir….” Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir alime memleketinin sahip olduğu için Allah’a şükreder, bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembihte bulunarak oradan ayrılır…

18 Mart 2022 Cuma

Dr. Aidin Salih Hanım diyor ki; - Suya şifâ ayetleri okuyup için, - Her gün mutat Kur'an okuyun! Alın size doğal antibiyotik; canlı hücreli, anne nefesi değmiş gibi. Çünkü kişi îmân gücünü yükselttikçe, manevî mizacı tüm hücrelerine galip olmaya başlar. Manevî hâliniz güçlendikçe; geçmişiniz, sıkıntılarınız, • bunalımlarınız siliniyor.
BUYRUN CENAZE NAMAZINA IV Murad zamanında tütün, içki, keyif verici madde yasağı koyar ve yasağa uymayanları şiddetle cezalandırır. Padişah bugünkü üsküdar civarında bir kahvehanede tütün vs içildiğini haber alır. Derviş kılığında tebdili kıyafet buraya gider. Selam verir oturur. Kahveci yanına gelip, - Baba erenler kahve içermi? diye sorar Padişah: - Evet der. - Tütün içer misin der Padişah: - Hayır der Kahveci işkillenir tütün içimiyorda ne işi var burda... Zaten padişahın tebdili kıyafet dolaştığı haberleri var. Eli titreye titreye kahveyi götürür. - Baba erenler ismini bağışlarmı? - Murad - Peki, isiminde sultan da varmı? - Elbette var, deyince kahvecinin bet beniz atar zangır zangır titrer ve - “Öyleyse buyrun cenaze namazına” der ve olduğu yere yığılır. IV Murad bu lafa çok güler ve kahveciyi bir defalığına affeder.
KENDİNİ PADİŞAH MI SANDIN? İçki yasağı koyan Sultan IV. Murad bir akşam tebdili kıyafet Üsküdar'a geçmek için sadrazamıyla birlikte sandala biner. Sandalcı ise ayyaşların piri Bekri Mustafa'dır. Padişah ‘Nedir o içtiğin?' diye sorunca Bekri Mustafa önce ‘Kuvvet şurubu' der, ama IV. Murad ‘Bana da ver' deyince şişeyi uzatır. Padişah iki yudum alıp kükrer: ‘Bre zındık, şarabı yasakladığımı bilmez misin?’ Bekri Mustafa şaşırır. ‘Sen kimsin de içkiyi yasaklıyorsun?' diye sorar. ‘Ben padişahım, bu da Sadrazam Bayram Paşa' cevabını alınca şöyle der Bekri Mustafa: ‘Bre köftehorlar, iki yudum aldınız biriniz padişah, biriniz vezir olmaya kalktınız. Bir yudum daha içseydiniz Dünyayı da biz yarattık diyecektiniz demek.

17 Mart 2022 Perşembe

OYNAMA MURAT Dördüncü Murat gene birgün tebdili kıyafet Balıkpazarındaki kaçak Meyhaneleri gezerken Bekri’ye rastlamasın mı, Bekri Dördüncü Muratı görünce elindeki testiciği arkasına gizlemek istemiş. Murat uzat elini deyince boş elini uzatmış, öteki elini uzat emrini alınca testiyi tutan elini değiştirmiş Murat gülerek buyruk vermişbu kez, iki elini birden uzat, Bekri hemen sırtını duvara dayıyarak testiyi sırtına kıstırıp, ellerini uzatmış, Murat müstehzi bir edayla, şimdi bana doğru gel deyincede dayanamamış, -Oynama Murat, Testiyi kırdıracaksın.
Bekri Mustafa, o zamanlar yoksul bir mahalle olan Kadırga’da Küçük Ayasofya Caminin önünden geçmektedir... O sırada musallada bir tabut vardır, fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur. Cemaatin, beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu, sırtında cübbesiyle oradan geçen Bekri Mustafa’yı “hoca” zannederek namazı kıldırmasını söylerler. Bekri Mustafa “Yok, ben hoca değilim” dese de, dinlemezler ve zorla öne geçirirler. Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaat, ölüye ne söylediğini merak eder. Bekri Mustafa gülerek cevaplar: Merhuma dedim ki; - “Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun. Senden önce oraya gidenler buraları merak ederler ve bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa Ayasofya’ya imam oldu dersin. Onlar durumu anlar...” dedim der.
Fransa’ya elçi olarak gönderilen İncili Çavuş yamalı elbiselerle kralla görüşmeye gitmiş ve kral “bana senden başka gönderecek insan bulamadılar mı?” demiştir. İncili Çavuş ise: “Osmanlılar adamına göre adam gönderirler, beni de sana göndermelerin hikmeti bu olsa” demiştir.
DENGESİZ MİSAFİR Bir gün bizim incili çavuşun memleketinden tanıdığı birisi İncili’ye misafir olur. Tabi İncili saraydadır. Olacak ya o gün de İncili’nin sarayda vezir vüzera ile sohbet toplantısı vardır. İncili misafiri şöyle bir süzer ve misafirin biraz geveze ve dengesiz olduğunu görür, toplantıya götürmek istemez. Tabi kendisi de gitmez. Ama toplantılar İncili olmazsa tatsız olur. Hani “kambersiz düğün mü olur?” derler ya işte bu da öyle. İncili’ye Padişah adam gönderir ve hemen toplantıya gelmesini söyler. Gelen adama “Benim bugün misafirim var. Beni mazur görsünler ben gelemeyeceğim” der. Adam gider hemen geri gelir, “Misafirini de alıp gelsin dediler efendim” der mecbur kalır gitmeye ama misafire de güvenemez. Aman hısım bugün bir toplantı var oraya gideceğiz, sana bazı tembihlerim olacak bunlara iyi kulak ver orada hep büyük adamlar vardır. Beni ve kendini mahcup edecek bir hareket yapma, Bir. Kalkacağın yere sakın oturma, yerini iyi seç. İki. Üzerine söz düşmezse konuşma, söz arasında zırtaboz (lüzumsuzluk) olma, sana gelecek mahcubiyet bana gelmiş olur. Üç. Sakın ha istemeden de bir şey verme, aman ha ortamı fazla germe der ve kalkıp ayanlar toplantısına giderler. Orada bulunanlar misafire de güleryüz gösterirler. İncili’nin hatırına ama misafir bunu hak bayram sanır gider ta başköşeye oturur: Vezir geldi kalk bakalım, bir geri, hoca geldi kalk bakalım, iki geri, ağa geldi kalk bakalım, üç geri, derken adam kapı ağzını bulmuştur. İncili gerilerde bir yere oturur hiç yerinden kalkmaz. Misafir ilk tembihe uymamış, sanki İncili’yi hiç duymamış. Bizim İncili daha birinci hatayı telafi edeyim diye düşünürken, adam hemen ikinci şoku yaşatır “Arkadaşlar beni hiç sormuyorsunuz ben misafirim, İncili Mustafa Çavuş’un köylüsüyüm, bir de eşeğim var. Biz bununla köyde çok iyi arkadaştık bu ne gidiydi bir bilseniz orada da böyleydi heç bir meclisten geri galmazdı” diye devam edecekmiş ki, orada bulunan ulemadan biri hemen sözünü keser ve sus be densiz adam sorulursa cevap ver, lüzumsuz konuşma diye azarlar. Bu arada toplantı bitmiş sohbet başlamış ortaya yenmek için meyve gelmiş meyvenin arasında birde büyükçe karpuz varmış. Onu kesmeye bıçak yok zanneden, bizim misafir hemen bıçağını çıkarır karpuzu kesecek adama, “Bıçak heriflerde olur işte bıçak” der ve uzatır. Ve çok süslü bir o kadarda güzel, gümüş kakmalı saplı olan saldırma bıçağını uzatıverir. Vezirin birisi bir bakar bıçak yaman, bu bıçağa sahip olmanın hilesini arar. Adama derki: şu bıçağı bana versene. “Alır bu bıçağı nereden buldun” diye misafire sorar o da bu bıçak benim babamın babasından kaldı bana başına da çok iş geldi. “Boş ver üzümünü ye bağını sorma” deyince vezir “Bu bıçak benim babamın idi babamı öldürenler bu bıçağı almışlar bunun babası benim babamın katilidir, bu adam tez yakalana ve hapise atıla” diye emir verir. Bizim misafiri yaka paça ederler tam götürüp hapse atacaklar İncili “Efendiler burada bir usulsüzlük var, bu adam benim misafirim. Şimdi ben bunu size teslim edemem, mahkeme olmadan delil olmadan bu işler olmaz bunu ben evime götüreyim, yarın size teslim edeyim muhakeme olsun cezası varsa çeksin” der. Vezir “Olmaz sen bunu götürür buna akıl verirsin şimdi tutuklayacağız” deyince İncili “Vallahi billahi ben bunun şahsına akıl vermem” der misafirini alır evine götürür. “Eşeği bir yemleyelim diye ahıra indirir adama şuraya dur” der ve eşeğin kulağını bir eliyle tutar ve “Ulan be eşek oğlu eşek ben sana kalkacağın yere oturma demedim mi” der ve eşeğe iki fiske vurur. Tekrar kulağını burkar, “ulan be eşek oğlu eşek ben sana söz üzerine düşerse konuş zırtapozluk yapma demedim mi” der iki fiske daha vurur. Tekrar eşeğin kulağını burkar. “Ulan be eşek oğlu eşek ben sana istemeden bir şey verme demedim mi” der iki fiske daha vurur. Yine eşeğin kulağını tutarak “ulan be eşek oğlu eşek yarın seni tutuklayıp mahkemeye çıkaracaklar orada deki bu bıçak benim dedemin katilininmiş, babam oğlum böyle bıçak büyük adamlarda bulunur bizde ne arasın amma dedeni öldüren adam düşürmüş gücüm yetip de adamı bir türlü bulamadım derdi. İşte bu vezirin babası benin dedemin katildir ben de bundan davacıyım de davadan vazgeçmek isterlerse sakın vazgeçme sana ömür boyu yetim aylığı bağlarlarsa o zaman vazgeç. Tamam mı eşek oğlu eşeğim” der. Eve çıkarlar ertesi gün adam tutuklanır muhakeme edilir ve İncili’nin söyledikleri tıpı tıpına uygulanır ve Misafire aylık bağlanır vezir İncili’ye sitem eder “Sen adama akıl verdin yoksa adam böyle kendisini savunamazdı” deyince İncili “Vallahi vezir efendi ben onu şahsına bir akıl vermedim ama akşam eşeğini yemlerken eşeğe bazı şeyler mırıldanmıştım. Eşekten öğrendi ise bilemem adam o kadar da anlayışlı değildi” der. * “Nükte; zekânın terlemesidir”
PADİŞAHA AKIL VEREN İNCİLİ’NİN BAŞINA GELENLER Yine bir gün padişahın boş günleri ve zamanları hep İncili ile geçmektedir. “Ey incili sana bir saray sırrı vereyim, ama ikimizin arasında kalacak, kimseler duymasın. Bu derdimi kimseye açamadım sana sır veriyorum, yengenle uzun süredir küsüz, yengen bana soğuk davranıyor” der. İncili de “O iş kolay padişahım” deyince Padişah “Nasıl?” diye sorar. “Padişahım yatak odasını ikiye böldür yenge bir bölümde sen de bir bölümde güzel bir cariye al, sen padişahsın ne korkarsın o zaman Hanım Sultan sana daha çok ihtimam ve ilgi gösterir ve sana küsmez” der. Padişah bu fikri beğenir hemen emir verir yatak odasını ikiye böldürür. Ve Hanım Sultan birinde yatarken öbür odaya bir cariye alır ve gülüşüp oynaşmalarla birkaç gece geçer: İki üç gün Hanım Sultan’ın yanına varmaz ve bu duruma fazla tahammül edemeyen Hanım Sultan hatadan döner. Padişah’tan özür diler ve barışırlar. Cariye yerine gönderilir amma Hanım Sultan’ın içini bir kurt kemirmektedir. Kocasına derki: “Devletlü Sultanım bu ayrı cariye alma fikrini size kim söyledi?” deyince Padişah “Ben kendim düşündüm, benim bu kadar aklım yok mu?” der. Hanım Sultan ise “Estağfurullah efendim tabi siz de bulursunuz da biz seninle bir aydır dargınız, kırgınız evvel neden aklınıza gelmedi diye tereddüt etim de. Bunu lütfen bir padişah gibi cevaplayın” der. Hanım’ın İncili’ye kızacağını düşünmeden “Canım bizim İncili ile konuşurken ona söylemiştim o da bu fikrini söyledi. Ben de uyguladım ne var bunda?!” diye ağzından kaçırır. Bu yenilgiyi hazmedemeyen Hanım Sultan, İncili’ye kızar ve ilk fırsatta İncili’nin bir hatasını arar ve bir ufak hatayı büyütür. Onun saraydan uzaklaştırılmasını ister. Padişah, Hanım’ı bu fikrinden vazgeçirmeye muvaffak olamaz ve İncili’yi yanına çağırır “İncili, biz Hanım Sultan ile barışınca ikimizin kurduğu planı sordu ben de ‘bir şey çıkmaz’ diye ağzımdan kaçırdım. Şimdi sana kancayı taktı her fırsatta senin saraydan gitmeni ister biraz uzaklaş bakalım Hanım’ın siniri yatışınca yine gelirsin” der. “Yalnız saraydan uzak kaldığında harcamak üzere dile benden ne dilersen” deyince İncili “Çok değil padişahım. Bir at, bir heybe gözü de altın isterim” der. Padişah da “İhtiyacın olur heybenin iki gözünü de altın doldurtayım” deyince İncili “Hayır efendim olmaz bir göz yeter” der ve istekleri yerine getirilen İncili Çavuş sarayın bahçesine gelir. Atı binek taşına yanaştırır, Hanım Sultan İncili’yi sarayın penceresinden seyretmektedir. Heybeyi atın bir tarafından atar, öbür tarafına düşer, bir taraftan atar öbür tarafa düşer. Derken bu iş böyle öğleye kadar devam eder. Hanım Sultan bu duruma çok kızar ve yukardan İncili’ye seslenir: Bre salak adam heybenin öbür gözüne de biraz altın koy da heybe atın üstünde dengeli dursun. İncili’nin beklediği an gelmiştir ve hemen cevabı yapıştırır: “Olmaz sultanım asla. Zaten ne çekiyorsam öbür gözün yüzünden çekiyorum bırak öbür göz boş dursun. Çok soğuktur ayrı gözdeki hanımın yüzü. Dilim lal olsaydı da söylemese idim padişahıma o bir çift sözü” diye Hanım Sultan’a sitem edince Hanım Sultan,”Gel gitme başımın belası sen bu saraya padişah kadar lazımsın” der ve İncili’yi affeder o da sarayda kalır.
ÖZRÜ KABAHATİNDEN BÜYÜK Bir gün İncili Çavuş zamanın padişahına kırılır. Ortalıktan kaybolur. Her yerde aranmasına rağmen, bir türlü bulunamaz. Padişahın kendisinin nükteli sözlerine ve sohbetine ihtiyacı vardır ama İncili ortalarda görünmez. Padişah adamlarına İncili’yi bulmalarını emreder. Ama ne mümkün incili bulunamaz. Çünkü İncili Çavuş dağda bir Yörük çadırına gitmiş yörüğe yayıkçı olarak çırak durmuştur. Padişah İncili’yi kendi yöntemi ile bulmaya çalışır. Aklına bir formül gelir. Bir altın saban ile bir de altın boyunduruk (öküzleri tarlada çift sürerken birbirlerine yan yana durmasını sağlayan ve sabanı çekmeye yarayan ağaçtan bir alet) yaptırır, şehrin en işlek yerine koyar, başına da iki adam koyup “Altından yapılmış bu saban ve boyunduruğa halkın fiyat belirlemesini sağlayın. Kim buna fiyat belirlerse onu yakalayın. O ya incilidir ya da onun yerini bilen biridir” der. Onlar orada dura dursun bizim İncili ormandaki yörük çadırında yayık yaymaya devam eder. Ve çarşıya yağ peynir satmaya gidip gelen yörük ağasına “Çarşıda ne var ne yok?” diye sorarmış? Ağa o gün “Çarşının tam ortasına bir altın saban ile altın boyunduruk koymuşlar fiyat biçin diyorlar. Onun fiyatı mı biçilir?” demiş. Bunu duyan İncili ertesi sabah çarşıya hazırlanan ağasına “Ağa bugün o çarşıdaki saban ile boyunduruk olan yere var, deki Nisan ayı yağar da Mayıs ayı öğünürse bu altın saban ile altın boyunduruğun kıymeti biçilmez. Ama Nisan ayı yağıp da Mayıs ayı öğünmezse padişah efendi bunları kırsın kırsın başına çalsın. Allah vermek istemezse alet altın olmuş ağaç olmuş neye yarar, deyiver” demiş. Ağa da “Oğlum ben bunları nasıl diyeyim. Beni asarlar deyince, sen korkma onların fiyatı odur onlar memnun olurlar”, demiş. Zavallı Yörük, bacağında kocaman şalvarı başında külahı ayağında çarığıyla çarşıda o aletlerin yanına varır “Çekilin ben bunlara fiyat biçeceğim” der. Hemen çekilirler ve yörüğü dikkatle dinlemeye başlarlar. “Arkadaşlar” der Yörük, “Nisan yağar Mayıs övünürse bu altın saban ile altın boyunduruğun kıymeti biçilmez, Nisan yağıp Mayıs ayı öğünmezse padişah bunları alsın da kırıp başına çalsın.” deyiverince apar topar yakalanır ve padişahın huzuruna çıkarılır. Devletlûmuz sizin altın aletlere bu şahıs fiyat biçti çok da acılı konuştu. “İncili Çavuş bu mudur?” deyince Padişah, “Bu değildir ama bu İncili Çavuş’un nerede olduğunu bilir” der. Biraz korkutulup sıkıştırılan yörük efendi “Benim çadırda bir çırak var o ‘bunların pahası budur’ dedi, ben de söyledim” der. Padişahın adamları hemen gidip çadırdan inciliyi alıp saraya getirirler huzura çıkarırlar. Padişah İnciliye “Ne oldu İncili saraydan neden kaçtın, çok mu sıkıldın? diye sorar. “Padişahım seni sevmekten bıktım onun için saraydan uzaklaştım” deyince Padişah “İncili sana ceza verecektim, sonra vazgeçtim. Sen biraz zalimsin ama bana da çok lazımsın, ancak seni bir şartla af edeceğim” der. “Nedir padişahım?” diye sorar İncili “Sen bir kabahat işleyeceksin ve akabinde özür dileyeceksin, özrün kabahatinden daha kötü olacak, seni belki o zaman affederim” der ve olay biter. Saray bahçesinde biraz oturduktan sonra saraya çıkmak üzere hareket ederler. İncili elinde bir fener, önde padişah, merdivenlerde yürürken tam merdivenin orta yerinde İncili elindeki kandili söndürür ve döner padişaha, onu iştahla öper. Bir de oh çeker. Padişah “Bre küstah sen ne yaptığını sanıyorsun” deyince “Af edersin devletlûm seni Hanım Sultan zannettim” diye cevap verir ve Padişahın söylediği gibi özrü kabahatinden büyük ve kötü olur ancak affedilir.
BİR DOSTTAN, DOSTUNA İKAZ Meşhur hadis âlimi Zührî (ö. 124/742), Emevi idarecileriyle çok haşir-neşir olunca, bir dostu ikaz makamında güzel bir mektup yazar. Bazı cümleler şöyledir: Durumun öyle bir hal aldı ki, seni tanıyanın senin için Allah'a dua etmesi ve sana acıması gerekir. Sen, seni yanına alan zâlimin yalnızlığını giderdin, azmasını kolaylaştırdın. Bunlar seni bâtıl değirmenlerinin dönmesi için bir eksen, belalalarına geçecekleri bir köprü, sapıklıklarına çıkacakları bir merdiven yaptılar. Seninle câhillerin kalplerine hükmediyor, âlimleri şüpheye düşürüyorlar. Oysa sana kazandırdıkları, sana verdikleri zararın yanında ne kadar az. Dinine verdikleri zarar ne kadar çok... Sen, senin yaptıklarını bilen biriyle karşı karşıyasın. Senden gafil olmayan biri yaptıklarını teker teker kaydediyor. Dinini tedavi etmeye bak. Çünkü dinin hastalanmış. Azığını hazırla, çünkü uzun bir yolculuğa çıkmak üzeresin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz vesselam. Demek ki sultan sofrasına oturan âlimden hayır gelmez. Dünyasını mamur eder belki ama ya âhireti… Ya sultana şirin görünmek için haklarına girdikleri…
MEZARLIK Bir gün karakola bir telefon gelir. Telefonun ucundaki kişi oldukça alçak bir sesle bir şeyler söyler. Polis: - “Ne dediğinizi anlayamıyorum lütfen biraz sesinizi yükseltir misiniz”der. Telefonun ucundaki şahıs sesini biraz yükselterek: - Burada bir sürü ceset var” der. Heyecanlanan Polis: - “Korkma! Sana acil yardım göndereceğiz. Bana adresi bildirir misin? ”der. Karşıdaki kişi yine alçak bir sesle: - “Mezarlık ”der.
MÜBAREK GECELERDE EVLATLARIMIZ İÇİN DUA... Ya Rabbi! Oğlumu... Kızımı... Hiçbir dahlim olmadan bana emanet ettin. Hiçbir dahlim olmadan Sen onları hıfzet. Ya Rabbi çocuklarımızı müslüman olarak yaşat ve müslüman olarak öldür. Şirke küfre düşürme. Ya Rabbi! Beni onlarla imtihan etme. Ya Rabbi! Onları açık, gizli her türlü fitneden muhafaza et. Ya Rabbi! Onları kitabını hıfzeden, dinlerini samimi yaşayan, ibadetlerine azami dikkat eden, güzel ahlakla bezenmiş salih kullarından eyle. Dünyadaki en mutlu ve azdırmayan bolluk, ferahlık içinde yaşayan insanlardan olsunlar. Ya Rabbi! Onları helallerinle haramlardan muhafaza et ve fazlınla Senden başkasına muhtaç etme. Ya Rabbi! Kitabını muhafaza ettiğin gibi onları da şeytanın şerrinden muhafaza et. Ya Rabbi! Onları en hayırlıların sohbetleriyle, en temizlerin ahlaklarıyla ve sana tevekkülle rızıklandır. Ya Rabbi! Kalp ve beden hastalıklarından onları koru. Havlinle, kuvvetinle onlarla ilgili hayırlı muradımı nasip et. Ya Rabbi! Hayatımda beni onların iyilikleriyle nimetlendir ve öldükten sonra da hayır dualarıyla beni mesut et. Ya Rabbi! Kalbimden birer parça olan çocuklarımı gözümle göremediğim bir yerde Sana emanet ettim. Ama her şey Sana âyan. Azametine, yüceliğine yakışır bir şekilde onları muhafaza et, koru. Ya Rabbi! Yavrularımızı her türlü kötülükten, kötülerden, kötü anlayışlardan muhafaza buyur. Onlara İslâmi şuur nasip et. Kendine kul, Râsulüne ümmet eyle… Ya Rabbi! Zihinlerini her türlü boş şeylerden arındır. Akıllı ve ferasetli davranmalarını inayet buyur. Ya Rabbi! Nefislerinin ve arzularının azgın isteklerine uyduklarında, onları doğru yola ilet. Ya Rabbi! Kaldırıp götüremeyecekleri imtihanlarla sınama. Son nefeslerine kadar dinin üzere yaşamalarını nasip buyur. Ya Rabbi! Anneye, babaya ve tüm Ümmeti Muhammed'e iyilik yapma ve hayırlı olma gibi güzel huylar nasip eyle. Ya Rabbi! Son nefeslerine kadar yolundan ve rızandan ayırma. Ya Rabbi! O, incecik kalp ve gönül dünyalarına bulaşmak isteyen şerlerin, şerirlerin kötülüklerinden “Hafiz” isminle muhafaza eyle. Ya Rabbi! Kardeşler olarak aralarındaki sevgiyi, muhabbeti, samimiyeti, yakınlığı arttır. Ya Rabbi! Son nefesleri dâhil imana ve Kuran’a hizmetten ayırma. Ya Rabbi! Bilip söyleyemediğim, düşünüp dile getiremediğim inayet ve ihsanlarının en güzelini, bütün kardeşlerimizin çocuklarına ve benimkilere de nasip eyle. Ya Rabbi! Sen onları üzecek, kıracak, inciteceklerin şerrinden emin eyle. Amin elfi elfi âmin Ya Rabbi! Fereç, mahrec nasib et. Haklarında hayırlı olacak istekleriyle rızıklandır. Kendilerinden daha hayırlı evlatlarla sevindir… Salatu selam insanların en hayırlısı Efendimiz (Sâllallahu Aleyhi Vesellem), âl ve ashabının üzerine olsun. Âmiiin, ve selâmün ale’l-mürselîn ve’l-Hamdü’lillâhi Rabbilâlemîn….
İTAAT ET KURTUL. Hz. Zekeriya karanlık bir gecede bir vadiden geçerken ordusunu durdurur. Gür sesiyle “bu vadiyi geçinceye kadar, herkes ayağına takılanları, üşenmeden heybesine alsın” diyerek yola devam ederler. Bu emri alanların bir kısmı; “Bunca yorgunluk üzerine, yükümüzü arttırmanın ne âlemi var. Bu karanlıkta benim emre itaatsizliğimi nereden anlayacak?” diye düşünerek, hiçbir ağırlık almaz. İkinci kısmı: “Her ayağıma takılanı alırsam, bu yorgunlukta vay benim hâlime! Göstermelik olarak küçüklerinden birkaç tane alayım yeter…” diye düşünür. Üçüncü kısım ise “Allah’ın Peygamberi boş laf konuşmaz. Bu emrinde de mutlaka bir hikmet vardır” diye düşünerek, kan-ter içinde kalsa da heybelerini doldururlar. Sabaha karşı hava aydınlandığında vadi geçilip epey uzaklaşıldıktan sonra, bir yerde mola verilir. Zekeriya (as); -“Bu geçtiğimiz vadi altın vadisiydi. Topladıklarınızın hepsi işlenmemiş külçe altındır ve sizindir” deyince, Birinci guruptakilerin pişmanlıkları had safhadadır ve saçlarını başlarını yolarlar. İkinci guruptakiler keşke göstermelik davranmasaydık, Peygamberin dediğini tam uygulasaydık diye hayıflanırlar. Üçüncü kısım ise hem kumandanlarına itaatin mutluluğu içinde, hem de müthiş zenginliklerinin sevinci içindedirler. Biraz zahmet çekmişlerdir ama hayatlarının geri kalanı rahmetle geçecektir. Kıssadan hisse; Şu Dünya hayatı hepimiz için bir imtihan yeri olduğu gibi, ebedî olan Âhiret hayatımızda Cennetler kazanmak için altın değerinde SEVAP toplama vâdisidir. Resule itaat eden ALLAH’a itaat eder fehvasınca Resule ne kadar itaat edersek o kadar huzur buluruz.
Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri, Delâil-i Nur’daki salavat-ı şerifesinde و اَقِلْ عَثْرَتِى “Ya Rabb, tökezlemelerimi kaldır!” demiyor, “Azalt!” diyor. Ne latif! Çünkü insan bu, tökezler ve şaşırır. Ve Rabbine döner, tevbe eder. İnsan suya düştüğü için değil, çıkamadığı için boğulur.
RAMAZAN’DA DİKKAT EDECEĞİMİZ ÜÇ ŞEYLER ֍ Evimizde üç şeye çeki düzen vereceğiz: √ Televizyona, √ İnternete, √ Telefona. Çünkü bu üç şeyi kontrol edemezsek gözümüzü haramdan, vaktimizi gafletten, kalbimizi kasvetten kurtaramayız. Televizyonu, İnterneti ve telefonu kontrol edemeyenlerin Ramazan gündemini televizyon, internet ve telefon belirler. ֍ Evimizde üç şeyi yasaklayacağız: √ Gıybet, √ Tartışma, √ Küskünlük. Çünkü √ Gıybet, yaptığımız salih amellerimizi yiyip bitirir. √ Tartışma, kavganın, gürültünün, kin ve nefretin kapılarını açar. Geride oruç ahlakından bir şey kalmaz. √ Küskünlük, Ramazan’ı bize zehir eder. Bu üç hata Ramazan’ımızı mahvetmesi için şeytana sunulmuş en büyük fırsatlardır. ֍ Evimizde üç şeye devam edeceğiz: √ Cemaatle namaza, √ Kur’an tilavetine, √ Haftalık sohbete. Çünkü; √ Cemaatle namaz, evin düzenini sağlar, manevi atmosferi oluşturur. √ Kur’an tilaveti, kalplerimize şifa, evlerimize bereket olur. √ Sohbet, ruhumuza gıda, ailemize nasihat olur. Tüm bunları elde etmek için teravihimizi ailecek kılacağız. Mukabelemizi ailecek yapacağız. Haftada bir gün sohbet ve ders dinleyeceğiz. ֍ Evimizde üç şeyi çoğaltacağız: √ Dua, √ İstiğfar, √ Zikir. Çünkü; √ Dua, ibadetin özüdür. Ailecek yapılan dualar aileyi birbirine bağlar. √ İstiğfar, bela ve musibetleri engeller ve Allah’ın rahmetine kapı açar. √ Zikir ise kalbimizi yumuşatır, yüzümüzü nurlandırır ve manevi derecelerimizi artırır. ֍ Evimizde üç şeyi azaltacağız: √ Çok yemeyi, √ Çok uyumayı, √ Çok konuşmayı. Çünkü; √ Çok yemek, hastalığa, √ Çok uyumak, tembelliğe, √ Çok konuşmak, çok hataya sebep olur. İşte bu yüzden yemek israfından, uyku israfından ve söz israfından kaçınacağız. ֍ Evimizde üç huyu terk edeceğiz: √ Eleştiriyi, √ Kınamayı, √ İğnelemeyi. Çünkü; √ Sürekli eleştiri, sevdiklerimizi bizden uzaklaştırır. √ Sürekli kınama, aramızdaki muhabbeti öldürür. √ İğneleyici konuşmalar, nefislerimizi harekete geçirir. Eğer bu huylardan vazgeçemezsek evde Ramazan’dan geriye bir şey kalmaz. ֍ Evimizde üç huyu kazanacağız: √ Yumuşak huyluluk, √ Kolaylaştırıcılık, √ Bağışlayıcılık. Çünkü; √ Yumuşak huyluluk, huzur ve mutluluğun kapısıdır. √ Dünya işlerinde kolaylaştırıcılık, ahiret işleri için bolca vakit bırakmak demektir. √ Bağışlayıcılık, başlı başına bir Ramazan ahlakıdır. ֍ Evimizde üç şeyden kaçınacağız: √ Kalp kırmaktan, √ Ayıp araştırmaktan, √ Kul hakkına girmekten. Çünkü; √ Kalp kırmak, evin huzurunu, √ Ayıp araştırmak, kalbin huzurunu, √ Kul hakkına girmek ise dünya ve ahiret huzurunu kaçırır. Özellikle eşlerimizin kalbini kırıp, ayıp ve kusurlarını yüzlerine vurup, kul hakkına girmekten kaçınacağız. ֍ Evimizde üç şeyi ihmal etmeyeceğiz: √ Helalleşmeyi, √ Özür dilemeyi, √ Teşekkür etmeyi. Çünkü; √ Helalleşmek, kalplerdeki kini bitirir. √ Özür dilemek, sevdiklerimize kıymet verdiğimizi gösterir. √ Teşekkür etmek, her türlü hayrı ve iyiliği teşvik eder. ֍ Evimizde üç bağlantıyı kesmeyeceğiz: √ Akrabalarla, √ Komşularla, √ Gariplerle. Çünkü; √ Akrabayla münasebet, rızkın ve ömrün bereketidir. √ Komşularla güzel geçim, ahlakımızın gereğidir. √ Gariplerle münasebet, rahmetin vesilesidir. ֍ Evimize üç şeyi sokmayacağız: √ Faizi, √ Haksız kazancı, √ Haram katkılı gıda maddelerini. Çünkü; √ Eve giren faiz, bela ve musibetleri de peşinden getirir. √ Haksız kazanç, huzuru ve bereketi kaçırır. √ Haram lokma, dualarımızın kabulüne engel olur. ֍ Evimize üç duanın girmesine gayret edeceğiz:* √ Ana-babalarımızın duası, √ Gariplerin duası, √ Salihlerin duası. Çünkü; √ Ana-baba duası, huzurlu bir Ramazan için bulunmaz bir fırsattır. √ Gariplerin ve ihtiyaç sahiplerinin duası, bela ve musibetlere karşı kalkandır. √ Salihlerin duası, evimiz, rızkımız ve ömrümüz için berekettir. ֍ Evimizde üç şeyi teşvik edeceğiz: √ Sabrı, √ Şükrü, √ Kanaati. Çünkü; √ Sabredene, dayanma gücü verilir, √ Şükredene, nimetler artırılır, √ Kanaat edene, zenginlik kapıları açılır. el-Halîlü’bnü Ahmed;
MAZERETİN MERMİSİ TÜKENMEZ Muaviye; devletin bir valisi, maaşlı bir memuru olmasına rağmen daha valiliğin ilk yıllarından itibaren Şam'da şaşaalı bir hayat sürdü, adeta bir kral gibi yaşamaya başlamıştı. Bu durum, çok mütevazı bir hayatı olan Halife Hz. Ömer'in dikkatini çabuk çekti. Şam'a bir ziyarette bulunan halife durumu yerinde müşahede ettikten sonra, ihtiyaç sahiplerinin varlığına rağmen nasıl şaşaalı bir hayat yaşayabildiğini ondan sorduğunda Muaviye, buna gerekçe olarak, Düşmana yakın olmalarını, Casusların bulunduğunu, Onlara heybetli bir sultan imajı vermek lazım geldiğini ileri sürmüştür.
FARE VE BİRLİK Köylünün biri trende seyahat ediyor ve elinde ağzı bağlı bir çuval var.Çuvalı yere koymuş ..İki-üç dakikada bir çuvalı sallıyor sürekli olarak..... Karşısında oturan adamın bu durum dikkatini çekiyor ve soruyor köylüye: -Hayırdır bu çuvalda ne var? -İki tane fare var. -Ne yapacaksın onları? -Bir dostuma lazımmış ona götürüyorum.. -Pekii niye ara sıra çuvalı sallıyorsun bırak yerde dursun..? Köylü şu ibretlik cevabı veriyor: --Eğer ben onları rahat bırakırsam düşünüp bu çuvaldan çıkmanın yollarını arar, çuvalı kemirir dışarı çıkarlar, çuvalı salladıkça birbirleri ile yer kapmak için kavga ediyorlar bir müddet sonra sakinleşince köşelerine çekilip düşünmeye başlıyorlar. İşte o zaman ben tekrar çuvalı sallayıp bunları bir daha kapıştırmam gerekiyor.. İşte İslam ümmetinin hali bu! Ne zaman birlik olmaya karar versek İslam düşmanları bizi birbirimize düşürmek için boş bırakmıyorlar.. Sürekli kapışmamız için çaba sarf ediyorlar. Rabbim bizleri birleştirşin.
EĞİTİMDE HOŞGÖRÜ Osmanlının son dönemlerinde eğitim mektepli, medreseli diye ikiye ayrılmış. Mektepliler kendi eğitimlerinin daha üstün olduğunu ileri sürerek medreseli öğrencileri küçümserler. Aynı durum medreseli öğrenciler içinde geçerlidir. Tartışmalar sürer gider. Bir ara medrese öğrencilerinden biri tahtaya نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ yazar. Tabii yazı harekesizdir. Mektep talebelerine döner ve hadi şu metni okuyun der. Mektep talebeleri metne bakar ve “Ne var Ali ne var” diye okurlar. Medrese talebeleri bu duruma çok gülerler ve “bir ayeti dahi harekesiz okuyamıyorsunuz” diye alay ederler. Buna içerleyen mektep talebeleri de tahtaya آناطولی واپوری yazarlar. Medrese talebelerinden okumasını isterler. Onlarda ”Enê tûlî ve apûrî” diye okurlar. Bu defa mektep talebeleri gülerler. “Anadolu vapuru”nu nasıl da güzel okudunuz diye alay ederler. Demek ki, her eğitimin kendine göre artısı ve eksisi vardır. Hoşgörü esas olmalı.
BİLMEM... Aşkın ile bir hoş oldum; İlki bilmem, sonu bilmem!.. Neye baksam, seni buldum; Yönü bilmem, yanı bilmem!.. Safta döndü, doldu gönül; Müptelâdır güle bülbül!.. Budur, böyle erkân, usûl; Sevgimiz var, kini bilmem!.. Yâ Rab, sende her kararım; Gönül arar, ben ararım!.. Ötede mi ilkbaharım?.. Dünü bilmem, günü bilmem!.. Tâ ezelden bu hâldayım; Sana gelen bir yoldayım!.. Bir bîçâre akıldayım; Malı, mülkü, şanı bilmem!.. Menzil menzil, kubbe kubbe, Sebep, bağlı bir sebebe! Ne sevdâdır iner kalbe; Unuttum ben, beni bilmem!.. Rıfat Araz
BÖYLE GARİP... Kadir Mevlâ’m, sırrımı çöz; Tefekkürde kaldı bu öz!.. Ezel yandı, yansın bu köz; Ağzım dilim kuru geldim!.. Sende hüküm, sende felâh; Tövbem ile erir günâh!.. Benliğimi sardı bu âh; Kaç kez öldüm diri geldim!.. Yâ Rab, bitsin bu intizâr; Her sevdiğin seninle var!.. Aç kapını, böyle naçâr; Böyle garip biri geldim!.. Açıp dursun imân gülüm; Gül içinden geçti yolum!.. Tut elimden aciz kul’um; Öz nefsimden beri geldim!.. Rıfat Araz
YAKARIŞ EŞİĞİNDE... Aşk ile elendim, aşkla sınandım; Bana, tutunacak dal ver İlâhî!.. Emanet yüküne, aşkla dayandım; Bana menzil göster, yol ver İlâhî!.. Hakîkat sırrını açtın, bu canda; Okudum, ben beni iki cihânda!.. Bildim seni ben de, benden yakında; Bana basiret ver, hâl ver İlâhî! Rıfat Araz
DOSTLAR BENİ HATIRLASIN Ben giderim adım kalır, Dostlar beni hatırlasın. Düğün olur, bayram gelir, Dostlar beni hatırlasın. Can bedenden ayrılacak, Tütmez baca, yanmaz ocak, Selam olsun kucak kucak, Dostlar beni hatırlasın. Açar solar türlü çiçek Kimler gülmüş, kim gülecek Murat yalan, ölüm gerçek, Dostlar beni hatırlasın. Gün ikindi akşam olur, Gör ki başa neler gelir, Veysel gider, adı kalır Dostlar beni hatırlasın Âşık Veysel

16 Mart 2022 Çarşamba

BİR KIZIL GONCAYA BENZER DUDAĞIN” ŞARKISININ HİKÂYESİ; Bu şarkı Resulullah Efendimize ithaftır. Şarkının sözlerini yazan Melek Hiç Hanım, şiirlerinde O’na olan aşkını, sevdasını, ona olan minnet ve şükranını dile getiren sözler yazardı. O başkasına değil Ya Yüce Mevla’ya, ya da Resulullah Efendimize yazardı. Ama siz bir kıza ya da herhangi bir delikanlıya yazdığını zannedersiniz. Bir kızıl goncaya benzer dudağın, Açılan tek gülüsün sen bu bağın, Kurulur kalplere sevda otağın, Kim bilir hangi gönüldür durağın. Her gören göğsüme taksam seni der, Kimi ateş gibi yaktın beni der, Kimi billur bakışından söz eder, Kim bilir hangi gönüldür durağın.
HER LİMANA PARK EDEMEM Âşıklardan el almışım Bu dergâhı terk edemem Yürümüşüm yol almışım Menzilimden çark edemem Meyilim daim doğruya Söz verdim berrak olmaya Boz bulanık akan suya Yüreğimi ark edemem Gel ediyor dostun eli Aşacağım her engeli Rota belli rıhtım belli Her limana park edemem Vurgunum ben kokusuna Desenine dokusuna Her renginde başka mana Gül bahçesin terk edemem Maksuda ermek var ise Mükâfat görmek var ise Sefasın sürmek var ise Çilesini fark edemem. Coşkun Arslan
ÂLEMİN YALNIZIYIM Gam ehliyiz, viraneyiz çöllerde, Harabeyi yolcu bilmez, yol bilmez. Efsaneyiz sevda çeken dillerde, Yüreğimiz ahraz oldu, dil bilmez. Dünya denen acımasız pazarda, Yaralandık işve küpü nazarda. Huri, melek alış veriş gezer de, Cüzdanımız para bilmez, pul bilmez. Anlaşılmaz gönül dili lehçemiz, Hasret dolu hüzün bezi bohçamız. Sevgilerle yağmurlanan bahçemiz, Çalı bilir, diken bilir, gül bilmez. Seyranımız türlü türlü çiçekler, Üzerinde dans ediyor böcekler. Bal arısı hüzünleri kucaklar, Kovanımız zehir bilir, bal bilmez. Sevda bizde, hasret bizde, gam bizde, Vefasızmış talih denen densiz de. İmdat diye yüzdüğümüz denizde, Kaderimiz ada bilmez, sal bilmez. Mehmet Nacar
SONBAHAR Yine senden uzak, geldi sonbahar. Gönlümü ısıtan güneş kalmadı. Örttü üstümüzü sarı yapraklar, Canıma can katan ateş kalmadı. Sıcak gibi görünsede inanma. Toprakta su, suda heves kalmadı. Ara sıra çıkan güneşe kanma, Dünyada ben, bende nefes kalmadı. Bir hayaldir sonbaharı yaşamak, Son nefeste yanımda eş kalmadı. Anladım ki hayatta son basamak, Çıkacak güç, yiyecek aş kalmadı. Muharrem Öztürk
GÖZYAŞIMI SİL ANNE Gözlerimde yaş kalmadı, kurudu. Bir mendil al, yaşlarını sil anne. Özledim elinin mis kokusunu, Öpmeye geleceğim. Bunu bil anne. Senin için özel bu gün dediler. Yılda bir gün sanki yeter bildiler. Oysa seni görmeye mi geldiler? Görmesem de seninleyim, bil anne. Senle varım. Senin için yaşarım. Her fırsatta yollarına koşarım. Gerekirse enginleri aşarım. Her an yanındayım bunu bil Anne! Muharrem Öztürk
SOL YANIM ACIYOR ANNE Merhaba anne, Yine ben geldim. Merak etme okuldan çıktımda geldim. Annelerde babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama Ali 'Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder' demişti de Onun için söylüyorum. Geçen hafta öğretmen, Sağ elimde sarımsak, sol elimde soğan dedirte dedirte Öğretti sağımı solumu. Ben biliyorum artık Anne sağım neresi, solum neresi. Ağrıyan yanımın neresi olduğunu şimdi iyi biliyorum anne. Hani geçen geldiğimde “şuram acıyor işte şuram” demiştim de Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne Bak şimdi söylüyorum Şuram işte, Sol yanım çok acıyor anne. Hem de her gün acıyor anne her gün. Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü. Elinden tutup okula getirdi. Yakası da danteldi. Zil çalınca öptü, “hadi yavrum sınıfa” dedi. Bende ağladım, Ağladım hiç de utanmadım. Öğretmen ne oldu dedi. “Düştüm dizim çok acıyor” dedim. yalan söyledim anne. Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne. Bugün bende saçım örülsün istedim. Babam ördü ama onunki gibi olmadı. Dantel yaka istedim. Babam 'Ben bilmem ki kızım' dedi. “Bari okula sen götür” dedim. 'kızım, iş' dedi. Bende “banane dedim, ağladım. 'kızım, ekmek' dedi babam. Sustum ama okula giderken yine ağladım anne. Ha bide sol yanım yine çok acıdı anne. Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi. Zeynep 'annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş' dedi. Babam hepsini birlikte yıkıyor. Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne? Uff babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme. Üzülmesin diye söylemiyorum ama Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor. Biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne. Hava kararıyor, ben gideyim anne. Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi. Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum. Kim bozuyor toprağını, Çiçeklerini kim koparıyor. İzin verme anne ne olur toprağına el sürdürme. Eve gidince aklıma geliyor bide bunun için ağlıyorum anne. Bak kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım. Biliyor musun anne her gelişimde aldığım topraklarını şu kavanozda biriktirdim. Üzerine de resmini yapıştırıp başucuma koydum. Her sabah onu öpüyor kokluyorum. Kimseye söyleme ama anne. Bazen de konuşuyorum onunla. Ne yapayım seni çok özlüyorum anne. Ha unutmadan, Öğretmen yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi. Ben babama yazdıracağım. Öğretmen anlarsa çok kızar ama banane kızarsa kızsın. Ben seni hiç görmedim ki neyi, nasıl anlatacağım anne. Senin adın geçince sol yanım acıyor anne. Hiç bir şey yutamıyorum. Bazen de dayanamayıp ağlıyorum. Kağıda da böyle yazamam ya anne. Ben gidiyorum anne, Toprağını öpeyim, sende rüyama gel beni öp. Mutlaka gel anne, Sen rüyama gelmeyince sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne. Sol yanım acıyor anne. İşte tam şurası, Sol yanım çok acıyor anne. Seni çok özledim, Anne çook... Muharrem Öztürk
FETİH MARŞI Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek; Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek; Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın? Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.! Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden.... Senin de destanını okuyalım ezberden... Haberin yok gibidir taşıdığın değerden... Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın... Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.! Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini... Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini? Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın; Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.! Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır. Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinandır. Haydi artık uyuyan destanını uyandır.! Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.! Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan! Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan.... Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın; Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.! Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin! Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın! Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın... Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın? Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.! Arif Nihat Asya
DUA Biz, kısık sesleriz... minareleri, Sen, ezansız bırakma Allah’ım! Ya çağır surda bal yapanlarını, Ya kovansız bırakma Allah’ım! Mahyasızdır minareler... göğü de, Kehkeşansız bırakma Allah’ım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, Müslümansız bırakma Allah’ım! Bize güç ver... cihad meydanını, Pehlivansız bırakma Allah’ım! Kahraman bekleyen yığınlarını, Kahramansız bırakma Allah’ım! Bilelim hasma karşı koymasını, Bizi cansız bırakma Allah’ım! Yarının yollarında yılları da, Ramazansız bırakma Allah’ım! Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü, Ya çobansız bırakma Allah’ım! Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız; Ve vatansız bırakma Allah’ım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu, Müslümansız bırakma Allah’ım! Arif Nihat Asya
ARZULARSIN Nadanı terk etmeden, yaranı arzularsın Hayvanı sen geçmeden, insanı arzularsın Men arefe nefsehu, kad arefe rabbehu Nefsini sen bilmeden, Sübhan'ı arzularsın Sen bu evin kapusun, henüz bulup açmadan İçindeki kenz-i bipayan'ı arzularsın Taşra üfürmek ile, yalınlanır mı ocak Yönün Hakk'a dönmeden, ihsanı arzularsın Dağlar gibi kuşatmış, benlik günahı seni Günahını bilmeden, gufranı arzularsın Sen şarabı içmeden, serhoş-u mest olmadan Nicesi Hak emrine, fermanı arzularsın Cevzin yeşil kabuğunu, yemekle tad bulunmaz Zahir ile ey fakih, Kur'an-ı arzularsın Gurbetliğe düşmeden, mihnete satışmadan Kebap olup pişmeden, püryanı arzularsın Yabandasın evin yok, bir yanmış ocağın yok Issız dağın başında, mihmanı arzularsın Ben bağ ile bostanı, gezdim hıyar bulmadım Sen söğüt ağacından, rumman'ı arzularsın Başsız kabak gibi, bir tekerleme söz ile Yunus'leyin Niyazi, irfanı arzularsın
YALVAR GÜZEL ALLAH'A Uyan gözün aç durma, yalvar güzel Allah'a Yolundan izin ayırma, yalvar güzel Allah'a Her geceyi kaaim ol, her gündüzü saim ol Hem zikr ile daim ol, yalvar güzel Allah'a Bir gün bu gözün görmez, hem kulağın işitmez Bu fırsat ele girmez, yalvar güzel Allah'a Aslığı ganimet bil, her saati nimet bil Gizlice ibadet kıl, yalvar güzel Allah'a Ömrünü hiçe sayma, kendini oda yakma Her şam u seher yatma, yalvar güzel Allah'a Hey nice yatırsun dur, olma bu safadan dur Bahr-ı keremi boldur, yalvar güzel Allah'a Her vakt-i seherde, bir lütfu gelir Allah'ın Ol vakt uyanır kalbin, yalvar güzel Allah'a Allah'ın adın yadet, can ile dili şadet Bülbül gibi feryat et, yalvar güzel Allah'a Gel imdi Niyaziyle, Allah'a niyaz eyle Hacatı dıraz eyle, yalvar güzel Allah'a Niyazi Mısrî
Derman arardım derdime derdim bana derman imiş Burhan sorardım aslıma aslım bana burhan imiş Sağ u solu gözler idim dost yüzünü görsem deyu Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş Öyle sanırdım ayrıyem, dost gayrıdır ben gayrıyem Benden görüp işideni bildim ki ol canan imiş Savm u salat u haccile sanma biter zahid işin İnsan-ı Kamil olmağa lazım olan irfan imiş Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş Mürşid gerektir bildire Hakkı sana hakkel-yakin Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş İşit Niyazi'nin sözün bir nesne örtmez Hak yüzün Hak'tan ayan bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş Niyazi Mısrî
ARAB'IN DÖRT DÂHİSİ Muaviye, Amr İbnu'l-As, Muğıre b. Şube ve Ziyad b. Ebihi Muaviye, Arap'ın dâhileri olarak kabul edilen Muğire b. Şübe, Amr İbnu'l-As gibi zekâda ve siyasette ileri olan şahısları kendisine istişare edeceği arkadaşları olarak seçmişti. Bir müddet sonra Ziyad gibi bir dehayı da yanına alarak, her birinin değişik alanlardaki kabiliyetlerinden istifade etmiştir. Arap tarihçileri bize bu dört dâhiden; Muaviye'yi; işleri enine boyuna düşünüp yapan; Amr İbnu'l-As'ı, düşünmeden cevap verme yeteneğine sahip olan; Muğire b. Şube'yi, problemleri politik yoldan çözüme kavuşturan; Ziyad'ı da, bütün büyük ve küçük meseleleri biraz da şiddet yoluyla halleden kimseler olarak takdim ederler.
ŞAİR ATIŞMASI Şeyhülislâm Yahya Efendi “Şimdi hayli sühan-verûn içre, Nef’î mânendi var mı bir şair. Sözleri Seb’a-i Muallâka’dır, İmrülkays kendidir kâfir!” Günümüz diliyle: Şairler içinde Nef’i’nin bir eşi yoktur. Şiirleri, cahiliye devrinde Kâbe’nin duvarlarına asılan şiirler gibi güzeldir. Sanki o kâfir (Nef’i), İmrülkays’ın ta kendisidir! Nef’i bu taşın altında kalır mı hiç? Cevabı anında yapıştırıyor: “Bize kâfir demiş Mütfî Efendi, Tutayım ben ana diyem Müselmân, Vardıkda yarın Rûz-i Cezâ’ya, İkimiz de çıkarız anda yalan!” Günümüz diliyle: Şeyhülislâm bana kâfir demiş. Hadi ben ona Müslüman diyeyim. Ama yarın mahşerde ikimiz de yalancı çıkarız: Zira ne ben kâfirim, ne o Müslüman!
DÖRT EŞLİ KRAL Bir zamanlar çok büyük bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış. Kral, en çok dördüncü eşini severmiş, her ne isteği varsa derhal yerine getirirmiş. Her şeyin en güzelini ve iyisini ona alırmış. Kral, üçüncü eşini de çok sever ve güzeller güzeli hanımın bir gün kendisini terk edeceğini düşünerek onu kıskanır üzerine titrer dururmuş. Kral, ikinci eşini de çok seviyormuş. Ona karşı her zaman sabırlı ve iyi davranan kral, eşinin ne zaman başı dara düşse her zaman yanında olurmuş. Her sorununu sıkılmadan çözermiş kral. Kraliçe olan ilk eşi ise kralı karşılık beklemeden severmiş, sağlığına ve hükümdarlığına en çok katkıyı kraliçe olan eşi sağlarmış. Buna rağmen kral onu hiç sevmezmiş, onunla alakadar olmazmış. Gel zaman git zaman, kral, bir gün ölümcül bir hastalığa yakalanır ve yalnız çıkacağı bu yolculukta hangi eşi kendisiyle bu yolculuğa razı olacak diye ölüm yalnızlığını kimin paylaşacağını öğrenmek ister. İlk önce en çok sevdiği dördüncü eşine “ benimle ölüm yolculuğuna çıkmak ister misin?” diye sorar. Aldığı yanıt ise kısa ve net olmuş. “Mümkün değil” demiş. Sıra üçüncü eşine gelmiş kral, “Hayatım boyunca seni sevdim. Bu ölüm yolculuğunda benimle gelir misin? demiş. Üçüncü eşi hayır demiş kararlı bir tavırla “hayat çok güzel, sen ölünce ben tekrar evleneceğim” demiş. Kral bir kez daha yıkılmış bu cevap karşısında. İkinci eşine de kral sormuş, “her zaman yanımda oldun, bana hep yardımcı oldun. Bu yolculukta bana eşlik eder misin?” demiş. İkinci eşi “Bu problemin için sana bir şey yapamam, olsa olsa mezarına kadar gelir, güzel bir cenaze töreni yapar, arkandan yasını tutarım” demiş. Tüm bu cevaplardan sonra yıkılan kral, birden ilk eşinin sesiyle irkilmiş: “Nereye gidersen git, hep seninle beraberim, seninle olurum.” Ah! Demiş kral ; “Keşke bir şansım daha olsaydı…” Hikâyeden alınacak ders; Aslında bu dünyada hepimiz dört eşliyiz. Dördüncü eşimiz “vücudumuzdur!” Onun güzel görünmesi için zamanımızı, vaktimizi ve kaynak ayırmaktan geri kalmayız. Lakin öldüğümüzde bizi terk edecektir. Üçüncü eşimiz ise “ sahip olduğumuz makam, mevki, statü, para!” Ne de olsa, ölür ölmez başkalarının olacaktır. İkinci eşimiz ise “Ailemiz ve dostlarımızdır!”. Hayatı paylaştığımız bu kişilerin ise yapabilecekleri tek şey, fani dünyadan göçerken bizi gözü yaşlı uğurlamak olacaktır. İlk eşimize gelince o bizim “ruhumuzdur!”. Ebedi bizimle beraber olacak olandır.
CENNETTE SİGARA ARAYAN HOCA Şeyhülislâm Ebussuud Efendi, Amerika kıtasının keşfinden sonra keşfolunup bütün dünyayı saran tütün iptilâsı üzerine şu sözleri söylemiş: Bir acayip bid’at, zuhur etti cihana, Aman ha değmesin ehl-i îmana! Duhan diye isim vermişler ona, Tütsü verir çıksın diye îmana! Bazı imamlar bey' edüp, bazıları içerler, İçip de sıkılmadan mihraba da geçerler, Cümle melaike istikrâhla kaçarlar, Şikâyet ederler Ulu Rahmân’a... Enbiyâdan hiç biri bunu içmedi, İçin diye tembih dahî etmedi, Seleften hiç kimse alıp-satmadı, Ticareti haramdır, müslüman bezirgâna... ************************************** Kötülüğü, sıhhate zararı, henüz yeterince bilinmeyip, hükmü verilmediğinden, sigaraya alışmış, hem de çok sigara içen bir zat olan Şeyh Altıparmak’ın eline bu manzûme ulaşınca, manzûmenin yazılı olduğu kâğıdı çevirmiş o da şunu yazmış: Ey tütüne haramdır diyen ahmak, Niçin haram olsun bir yeşil yaprak? Tütün yetiştirmedi mi bu mukaddes toprak? Haram olsaydı içer miydi Şeyh Altıparmak! Ve bunu özel bir postayla göndermiş. O gece Şeyh Altıparmak bir rüya görmüş: Rüyasında kıyâmet kopmuş, hesaplar görülmüş, Şeyh Altıparmak da cennete girmeye hak kazananlar arasında cennete girmiş. Kendisine yerini göstermişler, mükemmel ikramlar, serirler, koltuklar hazır... Geçmiş oturmuş. Tiryakilerin canı iki yerde çok sigara istermiş. Biri; çok sıkıntılı anlarda. Diğeri; çok huzurlu anlarda. Altıparmak’ın da cennete varıp oturunca canı sigara istemiş. Hemen cebinden tabakasını çıkarmış, sigarayı sarmış, ağzına götürmüş, fakat yakmak için ateş yok. Etraftaki sormuş: “–Bunu yakacağım, ateş yok mu?” “–Yâ Şeyh! Biliyorsun burası cennet, cennette ateş olmaz. Bunu tutuşturmak istiyorsan, bir yol cehenneme gidiver!” O an sigara içme arzusu öyle bastırmış ki, Altıparmak elinde sigarası cennetten çıkmış ve cehennemde sigarayı yakıp tekrar cennetin kapısına yönelmiş. Yine o çok özlediği dumanlar içerisinde cennetin kapısına varmış, bakmış ki, kapı kapanmış. Kapıyı vurmuş. İçeriden seslenmişler: “–Kim o?” “–Ben Şeyh Altıparmak! Ben cennetlikler arasındayım! Açın kapıyı!” “–Ne istiyorsun?” “–Yerime geçmek istiyorum.” “–Yâ Şeyh eğer cennete girmek istiyorsan, at ağzındaki ateşi, çünkü cennet ateş yeri değil!” Şeyh Altıparmak bu cevabın sıkıntısı ile kan-ter içerisinde uykusundan uyanmış hemen abdest almış. Yetmiş defa tövbe secdesine kapanıp, «Tövbe yâ Rabbi, tövbe yâ Rabbi...» diye istiğfar etmiş, ondan sonra da; «Hâlda hâldaşım, sinde sindaşım, tarikatta yoldaşım, dünya ve âhirette kardaşım Ebussuud Efendi’ye» diye başlayan bir mektup yazmış. Mektubunda; «Size gönderdiğim berbat-nâmeden dolayı sizden özür diliyor, affınızı istirham ediyorum.» diye bu büyük âlimden bağışlanmasını dilemiş. Bu hâdiseden sonra Şeyh Altıparmak bir daha sigara içmediği gibi mürîdanını da sigaradan men‘ etmiş.. Evliyanın sevmediği bu illetten Rabbimiz içenleri tez zamanda kurtarsın..

15 Mart 2022 Salı

ŞEYTANINTUZAĞI MI? KADININ TUZAĞI MI? اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا۟ Nisa Sûresi: 76 (Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.) اِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظ۪يمٌ (Yusuf suresi:28) (Sizin “kadınlar” tuzağınız gerçekten yamandır. İnsanlığın ilk var olduğu dönemde, adamın biri şeytanı yakalamaya karar vermiş. Ancak bunun için 40 yıl Allah'a ibadet etmesi gerekiyormuş. Karısıyla, dostlarıyla ve bütün dünyayla ilişkisini kesmiş, kendisini ibadete adamış. 40 yıl sonra Allah, ibadetinin karşılığı olarak ona ağzı kapalı bir şişenin içinde şeytanı sunmuş. Artık özgürmüş adam. Dünyada neler olup bittiğini görmek, nelerin değiştiğini öğrenmek için sabırsızlanıyormuş. Şişeyi karısına teslim etmiş, ona iyi sahip olmasını söylemiş ve dışarıya çıkmış. Kadıncağız şeytanı çok merak ediyormuş. Ve merakına yenilip şişenin ağzını açıvermiş. Açar açmaz da şeytan şişeden fırlayıp çıkmış ve gülmeye başlamış. - "Merakına engel olamadın ve kocanın 40 yıllık emeğini boşa çıkardın" diye alay etmiş kadınla. - "Yok, canim" demiş kadın. "Sen hiç o şişenin içinde olmadın ki". - "Nasıl olur?" diye haykırmış şeytan. "Sen de gördün. Şişeden çıktım ben!" - "Hiç o şişenin içinde değildin, inanmıyorum buna. Nasıl küçücük şişeye girebilirsin ki?" Kafası atmış şeytanın. "Gireyim de gör!" demiş ve yeniden şişenin içine girivermiş. "İşte böyle." Adamın şeytanı hapsetmesi 40 yılını, kadının ise yalnızca 5 dakikasını almış
Adamın birinin İneği Hastalanır, inek öldü ölecek. Allaha dualar etmeye başlar, adaklar adar; - Allah’ım ineğimi iyileştirirsen 10 gün oruç tutacam der, Sabah Ahıra girer bakar inek iyileşmiş ayağa kalkmış, 10 gün oruç sözünü tutar 11. gün ahıra girer bakarki inek ölmüş - Kafasını yukarı kaldırır ve - Allah’ım der, ben bu 10 günlük orucu Ramazan Ayından düşerim, İneği de Kurbana sayarım.
FIKRA - Dede! - Efendim. - Sen evlenirken Nine’mden elektrik aldın mı? - Yok evladım. Bizim zamanımızda elektrik yoktu. Gaz lambası vardı. Gaza geldik evlendik.
Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar. Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da çamaşırları asıyormuş Kadın kocasına; - Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor. ‘ demiş. Kocası ona bakmış, hiçbir sey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş. Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etmiş. Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmıs, bak demiş kocasına - Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum, kim öğretti acaba ?’ Kocası uzun uzun karısına bakmış; Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim’ diye cevap vermiş. Hayatta böyle değil midir? Başkalarını izlerken gördüklerimiz, baktığımız pencerenin ne kadar temiz olduğuna bağlıdır. Birini eleştirmeden ve hemen yargılamaya davranmadan önce Kalp (pencere) durumumuza bakmak ve ‘iyi’ olanı görmeye hazır olup olmadığımızı farketmek güzel bir fikir olabilir !…
BİR İNSANI TANIMA YOLLARI NELERDİR? Bir adam Hz. Ömer (r.a.)'in yanında bir hususta şâhitlikte bulunmuştu. Ömer ibnü'l-Hattâb hazretleri ona, - Ben seni tanımıyorum, seni tanıyan birini getir, dedi. Orada bulunanlardan birisi, - Ben onu tanıyorum, deyince Hz. Ömer, - Nasıl bilirsin? diye sordu. O da, - Emin ve âdil bir adam olarak tanıyorum, cevabını verdi. Hz. Ömer (r.a.) tekrar sordu: - Gecesini gündüzünü bildiğin, yakın bir komşun mudur? - Hayır, diye cevap verdi adam. Hz. Ömer (r.a.) sormaya devam etti: - İnsanın takvâsını ortaya koyan, muâmelesidir. Bu adam, alış-veriş yaptığın bir kimse midir? Adam tekrar, - Hayır, dedi. Hz. Ömer (r.a.) bu defa; - Bununla, insanın ahlâkının güzel veya çirkin olduğunu anlamaya imkân veren bir yolculuk yaptın mı? diye sordu. Adam bu soruya da, - Hayır, cevabını verince, Hz. Ömer (r.a.), ' Sen onu tanımıyorsun, dedi ve sonra da adama dönerek, - Git, seni tanıyan birini getir, buyurdu.' Demek ki bir insanı iyi tanıyabilmek, doğruluk ve dürüstlüğünden emin olabilmek için; onunla, - ya yakın komşuluk yapacaksın veya - alış-verişte bulunacaksın yahut da - beraber yolculuk edeceksin... Aksi takdirde, yani bu ölçülerden hiçbirisi ile tartmadığın bir kişi hakkında, müsbet veya menfî yönde şahâdette bulunmayacaksın. Zira bu demektir ki, sen onu tanımıyorsun.
“Hayat ne gideni getirir, ne de kaybettiğin zamanı geri çevirir. Ya yaşaman gerekenleri zamanında yaşayacaksın, ya da yaşayamadım diye ağlamayacaksın.” Tolstoy
SÜRPRİZ Hemşire, hastane nöbetinden çıkıp sabah yorgun bir şekilde eve dönmüş. Kocasını uyandırmamak için sessizce yatak odasına girmiş. Bir bakmış ki battaniyenin ucundan 2 yerine 4 ayak görünüyor. Çok sinirlenmiş, hemen beyzbol sopasını almış, ciyaklamalar ve bağrışmalar arasında, kolları yoruluncaya kadar vurmuş, nefes nefese kalmış ve vurmayı bırakıp bir bardak su içmek için mutfağa gitmiş. Bir de bakmış ki, kocası mutfakta gazetesini okuyor. Karısının geldiğini gören adam: - “Hayatım, annenler sürpriz yapıp akşam bize geldiler. Babanla birlikte yatak odasına aldım. Uyanmışlarsa bir “hoş geldiniz” desen iyi olur.”
FIKRA Küçük çocuk dedesinin kucağında otururken birden: - Dedeciğim! Gözlerini bir yumsana! der. - Neden Yavrucuğum? - Annem geçenlerde “Deden gözlerini bir yumsa çok zengin olacağız” diyordu da!
YÜZÜ GÖZÜ MOSMOR BİR KADIN DOKTORA GİDER; - Doktor bey kocam ne zaman eve sarhoş gelse beni çok kötü dövüyor. Doktor: - Bu konuda size çok işe yarayacak bir çözümüm var hanımefendi. Kocanız sarhoş olarak eve geldiğinde elinize bir bardak şekerli çay alın ve kocanız yatıp uyuyana kadar ağzınıza alacağınız bir yudum çayı ağzınızın içinde sürekli dolaştırın… İki hafta sonra aynı kadın eli yüzü düzgün şekilde doktoru ziyaret eder. Kadın: - Evet, doktor harika bir çözümdü bu. Kocam eve sarhoş geldiği her seferinde yatıp uyuyana kadar bir yudum şekerli çay alıp ağzımda dolaştırdım ve kocam bana hiç dokunmadı. Doktor: - Gördünüz mü ağzınızı kapalı tutmak ne kadar çok işe yarıyor.