27 Şubat 2022 Pazar
ÂYET
Nasıl ki yola dikilen işaretler, yolcunun gözlerini kendilerine değil, gideceği istikamete yöneltirse, her tabiat olayı da bizim dikkatimizi kendi üzerine değil, kendilerinin ötesinde olan bir istikamete yöneltmeye çalışır.
Bu derin anlayışa göre bir tabiat olayı, artık bir tabiat olayı değildir, bir işarettir, bir semboldür. Kur’ân buna âyet diyor. Kur’ân’a göre birer ayet olan bütün tabiat olayları, Allah’ın zatını, yahut da
O’nun şu veya bu sıfatını ve iyiliğini, saltanat ve adaletini gösterir.
İzutsu, Toshihiko, Kur’ân’da Allah ve İnsan
25 Şubat 2022 Cuma
SENE İNANDIM
Şeytan ile Firavun hamama gider. Yıkanırken şeytan bir numara ile hamamdaki suları dondurur. Firavun der ki:
-Yav neyetdin? Bu suyi dondurdun.
-Sen mademki ben bütün insanların tanrısıyam diyirsen, eleyse gaynat hamamın sularını.”
Firavun kızarak cevap verir:
—Zaten senin sözen inandım Firavun oldum, sennen geldim sıcah hamamda dondum.”
HE DİYİREM OLMİR!
Erzurum’da bir işyerine bilgisayar ve stok programı satılır.
Teknik servis elemanı bilgisayarı işyerine kurduktan sonra stok programının kullanımı ile ilgili bilgi verir ve ayrılır.
Aradan bir iki saat geçer, işyerinden telefon:
-"Gardaş sizin annattığız gibi yapiram ama program düzgün çalışmiir."
Teknik servis elemanı sorar:
-"Nasıl yapıyorsunuz?"
-"Ayni senin annattığın gibi."
-"Hata ne?"
-"Yazdığım bilgiler kaydetmeme rağmen saklanmir."
-"İşlem basamaklarını tek tek anlatın."
-"Tamam" diyor ve başlıyor anlatmaya...
"Programı açiram. Malın adı bölümüne adıni, adedi bölümüne adedini, birim fiyatıni vb. yaziram.
Hepsini yazdıhtan sonra senin anlattığın gibi kayıt bölümüne basiram.
Ekrana bir yazi gelir: Kaydetmek ister misiniz? E/H yazısı çıkhir.
Ben de diyirem Hee..." Olmiirr!
DUDAK PAYI
Erzurumlu Kunduracı Yunus Usta, bir yorgunluk çayı içmek için dükkânının bitişiğindeki iki kapılı kahveye gitmişti. Oturur oturmaz garson önüne yarım bardak çayı koyunca Yunus Usta sinirlenerek garsonu çağırdı.
- Buyur Beybaba?
- Oğlum bu nasıl çay?
- Beybaba yeni demledim.
- Oni demirem. Bah burada tiryakinin ögüne bele yarım bardah çay goydun mi ona söymüş kimi olursan, annadın mi?
- Beybaba dudak payı istemez misin?
- Ben pay isdemirem, çay isdirem çay?
RADARA YAKALANDIH
Bir gün cemaat Naim hocaya gelir
-Hocam namazı hızlı kıldır da Erzurumspor maçına kavuşalım der. Hoca;
-Tamam der namaza başlarlar Naim hoca namazı çok hızlı kıldırır. Sıra selama gelir, sağa selam verir sıra sola gelir, solda Müftüyü görür selamı öyle bir uzatır ki cemaat dayanamaz sorar.
-Hocam ne oldi niye bele uzattın.
-Ula uşah susun radara yakalandıh…
SEVAP YATIRIMI
Hoca Camide Ahiret yatırımını anlatıyor;
-Ola Cemaat o bankanın ögündeki maçinaya ne diyirlerdi?
-Bankamatik!
Tamam işte o bankamatik var ya, ona gidir bir kart sohirsan. Sonra birgaç numara yazirsan. Eğer daha önce para yatırmışsan maçina ( makina) hemen istediğin parayı verir. Yoh daha önce para yatirmamişsan maçina sana deyir ki:
-Ula gavat, sen ne parasi yatırdın ki şimdi benden isdirsen? İşte sevap da buna benzer. Eğer bu dünyada sevap yaparsan, öbür dünyada garşan gelir. Yapmazsan, heç bir şey bekleme...
BUYRUN CENAZE NAMAZINA
Zamanın Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhi Bilmen Hoca Erzurum'a gelmişken okuduğu medreseyi de ziyaret etmek ister ve Şeyhler medresesine gider.
O sıralarda da Naim Hoca hem Şeyhler Camiinde müezzinlik yapmaktadır hem de yanındaki medresede talebe okutmaktadır. Uzun ağızlığına cıgarasını takmış, bir ayağını uzatmış, Hocanın verdiği selamı "elesine" almıştır.
Gelen başında biraz bekleyince:
-Gurban adın bağışla, der Naim Hoca.
Başında bekleyen :
-Ömer Nasuhi
Naim Hoca'da jeton düşer gibi olur.
-Bülmeni de var mi?
-Evet.
Naim Hoca yerinden fırlar ve Ömer Nasuhi Hocanın eline uzanırken:
-Buyurun ceneze namazına, der
ASANSÖR
Erzurum’un köylerinin birinde oturan baba oğul Erzurum’a gelirler. O zamana kadarda hayatları boyunca hiç asansör görmemişler. Asansör yeni yeni binalara koyuluyormuş. İş merkezine giriyorlar, karşılarına bir tane metal kutu çıkıyor. Çocuk babasına diyor ki, baba bu ne? Babası diyor ki, bilmem oğlum. Neyse tam o sırada tekerlekli sandalyede yaşlı bir nene geliyor. Metal kutunun kapısını açıyor, binip kapıyı kapatıyor. Baba oğulda kutuya bakıyorlar. Kutunun ekranında bir iki üç rakamlar yanıyor. Aradan bir dakika geçmiyor metal kutu üç iki bir deyip aşağı iniyor, kapı açılıyor, içinden 20 yaşlarında sarışın güzel bir bayan çıkıyor. Adam oğluna dönüyor diyor ki oğlum seğirt koş get köyden anan getir.
23 Şubat 2022 Çarşamba
SANZATU
Kapı komşu sayılırdık. Fakat onu ancak mahallemizdeki kahvehanede görürdüm. Her zaman pencere kenarındaki bir masada oturur ve arkadaşlarıyla birlikte sabahtan akşama kadar kağıt oynardı.
Bir gün beni yanına çağırarak: Gel bir çayımı iç dedi. Sadece selam verip geçmek olmaz. Yalnız olduğu için gittim. El sıkışırken:
Sigara dumanı dokunduğundan pek uğrayamıyorum, dedim. Hem yapacak o kadar çok işim var ki.
Çok alıngan bir insandı. Küskün bir ifadeyle: Doğru, dedi. Bizim yapacak bir işimiz yok. Esasında hepimizin işi çok fazla, dedim. Ebedi hayatımızı bu kısa ömürde kazanmak zorunda değil miyiz?
Haklısın, dedi. Fakat bu illetten bir türlü kurtulamıyorum. Sebebini sordum. Arkadaşlarımı kıramıyorum, diye cevap verdi. Her gün mutlaka çağırıyorlar.
Parmağımla işaret ederek, karşıdaki caminin müezzinini tanıyorsun değil mi? dedim. Yirmi yıllık müezzini nasıl tanımam diye atıldı. Neden sordun ki? Öyle aklıma geldi işte, dedim. O da günde beş defa camiye çağırıyor da.
Yüzü hafifçe kızardı. Başını öne eğerken: Ben eskiden böyle değildim, dedi. Fakat genç yaşta emekli olduktan sonra buralardan çıkamaz hale geldim. Artık kurtulacağımı da sanmıyorum.
Aradan birkaç hafta geçtikten sonra, onu kahvehanede göremez oldum. Arkadaşlarına sorunca: Çok hasta dediler. Pek fazla ümit yokmuş. O akşam ziyaretine gittim. Aşırı derecede zayıflamış ve sanki on yaş birden ihtiyarlamıştı.
Başında Kuran okuyan oğlu beni görünce: İyi ki geldiniz, dedi. Babam çok ağırlaştı. Konuşabiliyor mu? diye sordum. Hayır, dedi. Ama arada bir “ sanzotu “ diye sayıklıyor.
O da ne? dedim. Bir de anlayamadık, diye cevap verdi. Fakat iyi duyduk “sanzotu“ diyor.
Semizotu olmasın? dedim. Sever miydi? Ağzına bile koymazdı, diye atıldı eşi. Benim de aklıma geldi ama…
Herhalde bir ilaçtır, dedim. Hemen gidip bakayım.
Eczaneden elim boş döndüm. Eve geldiğimde herkes ağlıyordu. Kapıyı açan çocuk: Babam biraz önce vefat etti, dedi. Üstelik hep o ilacı sayıklayarak. Bulabildiniz mi?
Artık önemi yok, diyerek lafı değiştirdim. Çünkü eczanede bana gülmüşler ve sanzotu’nun, iskambil oyunlarında geçen bir kelime olduğunu söylemişlerdi.
Cüneyd SUAVİ
Hayatın İçinden
HAPİSHANEDE KILINAN NAMAZ
Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil biriydi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi. Getirilirken hırsızlardan birisi kaçtı. O sırada Hiratlı bir demirci, Nişapur’a gitmişti. Demirciyi, gece eve giderken, jandarmalar yakaladılar ve diğer zanlılarla beraber vâliye çıkardılar.
Vâli dedi ki:
– Hepsini hapsedin!
Bir suçu olmayan demirci, hapishanede hemen abdest alıp, namaz kıldı. Ellerini uzatıp:
”Yâ Rabbi! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan ancak sen kurtarırsın!” diye duâ etti. Vâli uyurken rüyâsında dört kuvvetli kimse gelip, tahtını ters çevirecekleri zaman uykudan uyandı. Hemen kalkıp, abdest aldı, iki rek’at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun âhı olduğunu anladı.
Vâli hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu:
– Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı?
Müdür dedi ki:
– Bunu bilemem efendim. Yalnız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor gözyaşları döküyor.
– Hemen adamı buraya getiriniz.
Demirciyi vâlinin yanına getirdiler. Vâli hâlini sorup, durumu anladı ve dedi ki:
– Sizden özür diliyorum. Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabul et. Herhangi bir arzun olunca bana gel!
Demirci de cevabında dedi ki:
-Ben hakkımı helâl ettim. Verdiğiniz hediyeyi kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelemem.
– Neden gelemezsiniz?
– Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çevirten sâhibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına söylemek kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla beni nice sıkıntılardan kurtardı. Pek çok murâdıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim, nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını, ihsân sofrasını herkese açmış iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de, boş döndü? İstemesini bilmezsen, alamazsın. Huzûruna edeple çıkmazsan rahmetine kavuşamazsın…
GÜZEL NAMAZ KILABİLİYOR MUYUZ?
Hâtem-i Zâhid (k.s.)hazretleri Âsım İbn-i Yûsuf hazretlerinin yanına geldiğinde Âsım (Kuddise Sırruh) ona sordu:
-Ey Hâtem namaz kılmayı güzel becerebiliyor musun?
O da ‘Evet’deyince, Âsım (k.s.):
-Peki, nasıl kılıyorsun? diye sordu. Hâtem-i Zâhid hazretleri başladı anlatmaya:
-Namaz vakti yaklaştığında abdestimi sünnet üzere tazeliyorum ve namaz kılacağım yere dikiliyorum. Tâ ki her uzvum yerleşiyor.
Sonra Kâbe’yi iki kaşımın arasında, Makâm-ı İbrahimi göğsümün hizasında, Allah Teâlâ’yı mekândan münezzeh (pâk ve uzak) olduğu halde başımda hâzır ve kalbimdeki her şeyi bilir halde görüyorum.
Sanki ayağım sırat köprüsünün üzerinde; cennet sağımda, cehennem solumda, ölüm meleğini de arkamda hissediyorum ve kılacağım namazın son namazım olduğunu düşünüyorum.
Sonra ihsan ile (Mevlâ’yı görür gibi) iftitah tekbirini alıyorum, tefekkürle okuyorum, tevâzû ile rükûa eğiliyorum, tazarrû ile secdeye kapanıyorum.
Sonra tamamıyla oturuyor, ümitle teşehhütte bulunuyor ve sünnet üzere selâm veriyorum.
Sonra da o namazı ihlâsa teslim ediyor, korkuyla ümit arasında kalkıyorum ve bu hâl üzere sabra devam ediyorum.
Bunu duyan Âsım hazretleri:
-Ey Hâtem! Senin namazın böylemi? diye sordu. O da:
– Evet otuz senedir böyle namaz kılıyorum! deyince Âsım hazretleri ağlayarak şunları söyledi:
-Ben daha bu zamana kadar hiç böyle bir namaz kılamadım!
22 Şubat 2022 Salı
ATANA RAHMET NE GÜZEL YAZMIŞ
Haber-i mevti melûl itdi beni hayli zamân
Korkar idüm ki bu şâdî haberi ola yalan
Yıkılup gitdi ol evkâf-ı selâtini yıkan
Mâl-ı eytâmı alup mescidi meyhâne yapan
Her ne denlü yaramazlık var ise anda idi
İki ayagı çukurda bir eli kanda idi.
Taşlıcalı Yahyâ
“Ölüm haberini alınca hayli üzüldüm, zira bu güzel haberin yalan olmasından korkuyordum. (Neyse sonunda) o sultanların vakıflarını yerle bir eden, yetimlerin mallarına el koyup, mescitleri meyhaneye çeviren yıkılıp
gitti. Ne kadar yaramazlık varsa onda idi. İki ayağı çukurda, bir eli (daima) kanda idi.”
NEYE KEFİL OLDUĞUNU BİLİYORSUN DEĞİL Mİ
2 delikanlı bir adamın koluna girip Hazreti Ömer'e getirirler "Ya Ömer! Bu adam bizim babamızı öldürdü kısas isteriz" derler.
Mahkeme kurulur adama son isteği sorulur. Adam:
"Eşim ve çocuklarımı 3 günlük yolda bıraktım benden haber bekliyorlar. Müsaade edin onlar ile helalleşeyim"
Hazreti Ömer:
"İdam kararın verildi. Sen 3 günlük yola gitmek için izin istiyorsun. Nasıl güvenelim sana?"
Adam:
"Ya Ömer" der ve
وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِۚ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُ۫لاً
İsra süresi 34.ayeti okur.
"Söz verenler verdikleri sözden mükelleftir. Yarın huzuru mahşer de hesaba çekilecektir."
Hazreti Ömer;
"Peki. Fakat yerine bir kefil almamız lazım. Sen gelmezsen onu idam edeceğiz."
Adam oradaki kalabalığa sorar kefil olacak olan var mı?
Kalabalıktan ses yoktur. En arkadan biri elini kaldırır ve
"Ben olurum Ya Ömer" der. Bakarlar ki bu kişi Hazreri Ebu Zer'dir.
Herkes şaşkın
"Ya Ebu Zer neye kefil olduğunu biliyorsun değil mi?"
der Hazreti Ömer.
"Bırakın gitsin adamı ben kefilim" der yine Ebu Zer.
Adam biner atına ve uzaklaşır.3 gün herkes adamı konuşur gelecek mi gelmiyecek mi? Mescitte bile gündem olur.
Akşam namazına yakın uzaktan bir atlı gelir.
Hazreti Ömer:
"Be adam neden geldin?"
Adam:
"Demesinler ki Müslümanlar söz verip te sözlerini tutmuyorlar”
Ölen adamın çocukları söz ister bu defa.
"Ya Ömer biz kısas hakkımızdan vazgeçtik."
Hazreti Ömer:
"Peki, neden affediyorsunuz babanızı öldüren bu adamı?"
"Ya Ömer demesinler ki Müslümanların arasında merhamet yok oldu!"
Ebu Zer'e dönüp;
"Sen bu adamın neyine, nasıl inandın da kefil oldun?"
Hazreti Ebu Zer;
"Ya Ömer demesinler ki Müslümanların arasında güven, itimad kaybolmuş. Onun için kefil oldum" der.
Birlik olalım.
Aramızda güveni, itimadı yok etmeyelim.
Yoksa dağılırız. Yok oluruz.
ALLAH birlik ve beraberliğimizi bozmasın inşallah
Âmin
YARDIMCI OLABİLECEK BAZI SOSYAL KURALLAR:
1. Bir kişiyi telefonla iki defadan fazla aramayın. Çağrınızı yanıtlamazlarsa, ilgilenmeleri gereken önemli bir şeyler olduğunu varsayın.
2. Ödünç aldığınız parayı, diğer kişi size ödünç verdiğini hatırlamadan önce iade edin. Bu sizin dürüstlüğünüzü ve karakterinizi gösterir. Aynı şey para haricindeki diğer şeyler için de geçerlidir.
3. Birisi size öğle / akşam yemeği ısmarlarken asla menüdeki pahalı yemeği sipariş etmeyin. Mümkünse onların seçtikleri yiyecekleri sizin için de sipariş etmelerini isteyin.
4. Hiç kimseye "Ah, yani henüz evli değil misin?", "Çocuğun yok mu", "Neden bir ev almadın?" veya "neden bir araba almıyorsunuz?" gibi garip sorular sormayın. Bunlar sizin sorununuz değildir.
5. Arkanızdan gelen kişi için daima kapıyı açın. Erkek ya da kız, yaşlı ya da genç olması fark etmez. Toplum içinde birine iyi davranmak sizi küçültmez.
6. Bir arkadaşınız sizin için bir ödeme yaptıysa, bir daha ki sefere siz ödeme yapın.
7. Farklı görüşlere saygı gösterin. Unutmayın, birinin 6 gördüğü, size 9 görünebilir. Ayrıca, ikinci görüş bir alternatif için iyidir.
8. İnsanların konuşmasını asla bölmeyin. Konuşmalarına izin verin. Dediklerinin hepsini duyun ve hepsini filtreleyin.
9. Konuşurken gereksiz konulara girmeyin. Asıl konuyu anlaşılır şekilde anlatmaya çalışın.
10. Birisiyle dalga geçer ve onlar bundan hoşlanmazsa, durun ve bir daha asla yapmayın. İnsanları daha fazlasını yapmaya teşvik edin ve ne kadar minnettar olduğunuzu gösterin.
11. Biri size yardım ederken "teşekkür ederim" deyin.
12. Arkadaşlarınızı kamuoyunda övün. Baş başayken eleştirin.
13. Birinin kilosu hakkında yorum yapmak için hiçbir zaman bir neden yoktur. "Harika görünüyorsun" demen yeterli. Kilo vermek hakkında konuşmak istiyorlarsa, zaten yapacaktır.
14. Biri size telefonunda bir fotoğraf gösterdiğinde sola veya sağa kaydırmayın. Sırada ne olduğunu asla bilemezsiniz.
15. Bir arkadaşınız size doktor randevusu olduğunu söylerse, bunun ne için olduğunu sormayın, "Umarım iyisindir" demeniz yeterlidir. Onları, size kişisel hastalıklarını söylemek zorunda kalma gibi rahatsız edici bir duruma sokmayın. Bilmenizi isterlerse, bunu zaten söylerler.
16. Temizlik görevlisine CEO ile aynı saygıyı gösterin. Altınızdaki birine ne kadar kaba davrandığınızdan kimse etkilenmez, ama insanlar onlara saygılı davranırsanız bunu fark edeceklerdir.
17. Bir kişi doğrudan sizinle konuşuyorsa, telefonunuza bakmak kabalıktır.
18. Sizden istenene kadar asla tavsiye vermeyin.
19. Kimseye gerek yokken yaşını ve maaşını sormayın.
20. Sizi doğrudan ilgilendirmeyen herhangi bir şey olmadıkça işinize odaklanın.
21. Sokakta biriyle konuşuyorsanız güneş gözlüğünüzü çıkarın. Bu bir saygı göstergesidir. Göz teması konuşma kadar önemlidir.
22. Yoksulların ortasında asla zenginliğinizden bahsetmeyin. Benzer şekilde, çocuğu olmayanların yanında çocuklarınız hakkında konuşmayın.
23. İyi bir mesajı okuduktan sonra, "Mesaj için teşekkürler" demeye çalışın. Takdir, sahip olmadıklarınızı elde etmenin en kolay yolu olmaya devam eder...
DOĞAN CÜCELOĞLU'NDAN BÜTÜN ANNE BABALARIN VE ÖĞRETMENLERİN OKUMASI GEREKEN BİR HİKAYE
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. Hayatım değişti.
O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, "Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına
olanaklar yaratmaktır. "Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır." Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. "Oğlum bugün ödevini yaptın mı?" Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da
*sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, "cık" sesini çıkarıyordu.* Kızıyordum, söyleniyordum, "Niye yapmıyorsun ödevini!" diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. "Ben ne biçim babayım," diye kendime sordum. Seminer için geldiğim*
İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!*
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?*
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış!
Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz."
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve "Hayır!" anlamına gelen "cıkk" dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım.
Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.
"Ne büyük tehlike!" diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, "Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın," demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!*
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye.
Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. "Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?"
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım.
İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. "O kadar mı kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
"Gel seni yeniden kucaklayayım!" dedim. Kucaklaştık.
"Çocuklar Gülsün diye!" yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler.
Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!
Doğan CÜCELOĞLU
TEST
Bir gün Ali, öğretmeni Ayşe Hanım’a giderek dersten sonra kendisiyle görüşmek istediğini söyledi. Öğretmen kabul etti ve sordu:
– Sorun nedir Ali?
– Ben bu sınıfın düzeyine göre fazla zekiyim. Bir üst sınıfa geçmek istiyorum.
İstek konusunda bilgi verilen müdür, Ali’ye bunun için bir testten geçmeyi isteyip istemediğini sordu. Ali tereddütsüz kabul etti ve test başladı.
– Söyle bakalım ali: 3×4?
– On iki
– Peki, 6×6?
– Otuz altı müdür bey
– Japonya’nın başkenti?
– Tokyo.
Ve test bir saat sürdü, Ali hiç hata yapmadı. Test sonunda Ali’nin öğretmeni de soru sormak istedi. Ali ve müdür bu isteği kabul ettiler. Öğretmen sorulara başladı:
– İneklerde dört tane, bende iki tane olan nedir?
– Bacaklar öğretmenim!
– Doğru! Peki; senin pantolonunun içinde olup, benim pantolonumun içinde olmayan nedir?
Müdür bu soruya çok şaşırdı.
– cepler öğretmenim.
– Kadınların tüylerinin en kıvırcık olduğu yer neresidir?
Velet tereddütsüz yanıt verdi:
– Afrika’dır öğretmenim.
– Yumuşak olup, kadınların ellerinde sertleşen nedir?
Müdür gözleri fal taşı gibi açılmış tam konuşacakken Ali yanıtladı:
– Tırnak cilası.
– Peki. Bekâr bir kadına göre evli kadında daha geniş olan nedir?
Müdür kulaklarına inanamıyordu.
– Yatak öğretmenim.
– Kadın vücudunda en nemli organ hangisidir?
– Dil öğretmenim.
Nefes nefese kalan müdür, testi bitirmeye karar verdi ve şöyle dedi: “Değil bir üst sınıfa, ben bunu doğrudan üniversiteye göndereceğim. Çünkü ben bütün sorulara yanlış cevap verdim!”
KOŞU
15 sınıf arkadaşı 50 yıl sonra bir öğle yemeğinde, kentin en lüks otelinde buluşmuşlar, VIP salonunda yenilen bir yemek sonunda, iş hesap ödemeye gelince müthiş bir “Hesabı ben ödeyeceğim savaşı” başlamış.
Otel müdürü bu sahneyi görünce, 50 yıl sonra bile gelen bu yüksek hesaba rağmen, insanların arasında sönmeyen arkadaşlık duyguları onu çok duygulandırmış.
Gruptakilerden biri “O zaman minik bir yarış düzenleyelim” demiş, “Otelin etrafında bir tur atalım, resepsiyona kim önce gelirse hesap onun... Tamam mı? Anlaştık mı?...”
Müdür artık iyice hassaslaşmış, “O zaman “Başla” düdüğünü ben çalacağım” demiş gözleri nemlenerek, “Kim önce gelirse hesabı o ödeyecek...”
Bu gün 3. Gün, bizim müdür elinde düdük, hâlâ otelin önünde beklemekte...
NELSON MANDELA’NIN BİR ANISI
Başkan olduktan sonra askerlerimle bir yürüyüşe çıktık. Yürüyüşten sonra bir restorantta öğlen yemeği yemeye gittik.
Restoranın ortasında bir masaya oturup yemek siparişlerimizi verdik. Yemeklerimizi beklerken yan masamızda tek başına oturan bir adam gördüm.
Adamın yemeği masasına ulaşınca, askerlerimden birinden gidip adamı bizim masamıza davet etmesini istedim. Adam yemek tabağını alıp yanımıza geldi ve benim yanıma oturdu.
Sessizce yemeğini yerken ne yüzüme bakıyor, ne sohbetimize katılıyor ne de göz kontağı kuruyordu. Adamın elleri sürekli titriyordu.
Yemeğini bitirince adam sessizce kalktı, bana bakmadan hoşçakalın der gibi elini salladı. Ben adamın elini sıktım ve adam masadan uzaklaştı.
Adam gidince güvenlik görevlilerimden bir tanesi şöyle dedi:
-Efendim o adam çok hasta olmalı. Yemeğini yerken eli sürekli titriyordu.
“Hayır hiçte öyle değil! Adamın elleri o sebepten dolayı titremiyordu,” dedim ve sonra da ekledim:
“Adam ben hapisteyken benim gardiyanlarımdan bir tanesiydi. Bana saatlerce işkence yapıldığında, bağırıp bana su vermesi için yalvarırdım. Ama bu gardiyan bana su vermektense, alay eder, kafama işerdi.
O adam hasta değildi, sadece artık Güney Afrika’nın Başkanı olduğum için benden korkuyordu. Onu hapse göndereceğimden, bana yaptıklarını ona yapacağımdan, beni aşağıladığı gibi onu aşağılayacağımdan korkuyordu ama ben öyle bir insan değilim. O tür davranışlar benim karakterimin ve etik değerlerimin parçaları değiller.
İntikam almak isteyen zihinler ülkeleri darmadağın ederler, barış isteyen insanlar ise ülkeler yaratırlar.
Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok. Ruhunuzu satmayın yeter.
SARI ÇİZMELİ MEHMET AĞA :
Barış Manço’nun 1979 Yılında meşhur ettiği, Mehmet Ağa Aslen Karamanlı bir Toprak ağasıyken, Osmanlı Dönemi yetkilileri Mehmet ağayı çağırarak Kıbrıs Girne’de büyük bir tarla vererek " Karaman’daki Bahçelerin gibi ek, biç, halka iş ver bizde sana toprak bağışlayalım. Hayvancılık ve Tarımı geliştir" derler...
1810-1920 tarihleri arasında yaşamış Karaman’ dan Kıbrıs’a 5 kardeşinide alıp gelmiştir. Yörük Türkmendir... Kıbrıstaki Köyünün adının Göçeri olması, Yörüklerin konar göçer hayatından gelmektedir. Yörükler köyü de derlermiş Göçeri köyüne ..
Sarı Çizmeli Mehmet ağa, Devlete söz verdiği gibi Tarımda ve hayvancılıkta binlerce kişi çalıştırır, İş verir büyük bir aile olurlar...
Zamanla 3 bin dönümden fazla toprağı olur. Kavgalıları barıştırır, bekarları evlendirir, eşyalarını hediye eder, ev verir, en az da birer dönüm toprak bağışlarmış.
Fakir fukara bir kahvehaneye, ya da lokantaya gittiğinde para ödemez, yer içer, tüm hesapları Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’ya yazdırırlarmış.
Ağa her Cuma namaz öncesi esnafı dolaşır, halkın borçlarını ödermiş.
Kendi gibi gönlü de zengin bu ağa malını mülkünü hep başkalarının hesabını ödeyerek harcadığından, yokluk içinde ölmüştür.
Torunları hala Girne İli, Dikmen Beldesi, Göçeri Köyünde yaşamaktadır.
Barış Manco anlatıyor : Kıbrıs’a gittiğim zaman bu mezarı arayıp buldum.
Beni çok üzen konu ise, Mezarın sahipsizliği...
Kabri aradığımı taksiciye söyleyince, Öyle bir bakış attıki anlatamam... " Abi Ben yıllardır burada taksiciyim, böyle bir mezar duymadım" demiştir.
Gittiğimiz köyde bir amcaya denk geldik ve sorduk. Taksicide kulaklarıyla duydu ve amcada aynen böyle diye doğruladı ve bize mezarı şu karşı tepede diye gösterdi.
İşte bu hikayeyi 1971’de Kıbrıs’a gittiğinde duyan ve araştıran Barış Manço Kabri ziyaret eder fakat çok bakımsızdır kabri (1977) Sarı Çizmeli Mehmet Ağa şarkısını yapar ve sonrasında Mehmet Ağa’nın köyündeki mezarını yaptırır (1982).
İşte o harika şarkının kaynağı bu hayat hikayesidir
Şimdi sözlerinin daha bir anlamlı olduğunu fark edeceksiniz.
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa
Yaz dostum güzel sevmeyene adam denir mi
Yaz dostum selam almayana yiğit denir mi
Yaz dostum altı üstü beş metrelik bez için
Yaz dostum boşa geçmiş ömre yaşam denir mi
Yaz tahtaya bir daha tut defteri kitabı
Sarı çizmeli Mehmet ağa bir gün öder hesabı
Yaz dostum yoksul görsen besle kaymak bal ile
Yaz dostum garipleri giydir ipek şal ile
Yaz dostum öksüz görsen sar kanadın kolunu
Yaz dostum kimse göçmez bu dünyadan mal ile
Yaz tahtaya bir daha tut defteri kitabı
Sarı çizmeli Mehmet ağa bir gün öder hesabı
Yaz dostum Barış söyler kendi bir ders alır mı
Yaz dostum su üstüne yazı yazsan kalır mı
Yaz dostum bir dünya ki haklı haksız karışmış
Yaz dostum boşa koysan dolmaz dolusu alır mı
Yaz tahtaya bir daha tut defteri kitabı
Sarı çizmeli Mehmet ağa bir gün öder hesabı.
Halk bilimi, kültür, ve müzik ancak böyle güzel birleştirilebilir. Ve bunu en iyi yapanlardan biri Barış Manço idi. Hem hikayedeki Mehmet Ağanın hem büyük kültür adamı Barış Manço' nun ruhu şad olsun.
ANI DEFTERİ
Hacı Baba evde tesadüfen bulduğu Osmanlıca yazılmış anı defterini okuyunca göz yaşlarına boğulur. Ev halkını masanın etrafında toplayıp onlara da okur. Hacı Baba okudukça, masanın etrafındakilerin gözyaşları sel olur.
"Benim güzel kızım, evvela gözlerinden öperim. Bugün Temmuz ayının 14'üdür. Ramazan-ı Şerif'in ikinci günü. Şeyhülislam Ürgüplü Mustafa Efendi, fetva yayınlamış derler de, Çanakkale cephesinde harp eden askerin oruç tutmamasına ruhsat vardır. Lakin benim içim rahat etmedi. Gece nöbette, siperin önünde iki kök çiriş buldum. Allah'ın hikmeti, nasıl kalmış ise onca harabatın içinde... Onunla sahurumu yaptım, lakin kimseye söylemedim. Bütün gün yeni siperler kazmakla iştigal ettik. Bir kerecik bile susamadım. İftara doğru düşman, taarruzu arttırdı. İçimden 'İftar etmeye fırsat kalmayacak' diye geçti. Sonra komutanın emriyle bütün atışlar birdenbire durdu. Siperlerden birinden bir asker çıktı. Düşman taarruzuna aldırmadan 'Allah-u ekber' diye akşam ezanını okumaya başladı. Yanıma döndüm, elden ele dolaşan mataralar vardı. Bir yudum içen, yanındakine veriyor. En son bana geldi. Dudaklarım titredi. Ben de diyordum ki, bir tek baban oruçludur. Lakin bütün bölük oruçluymuş. İçime bir ateş düştü o an. Ben o iki çirişi yedim ya, bunca insan sahursuzken ben onları nasıl yedim? Ben şimdi gardaşlarımın hakkını nasıl öderim? Ezurumlu'nun, Darendeli'nin, iftarını yapmadan şehit düşen Yeniceli'nin hakkını nasıl öderim?" Masadaki herkes gözyaşı dökerken, Hacı Baba konuşmaya devam eder;
"Defteri nereden buldunuz bilmiyorum ama eğer sahibi yoksa, bunu herkesin görmesini isterim. İftarını, sahurunu yaptığımız Ramazan'ların kıymetini bilelim..."
ALTI KAVAL ÜSTÜ ŞEŞHÂNE
Şeşhâne, namlusunda altı adet yiv bulunan tüfek ve toplara denir. Yivler mermiye bir ivme kazandırdığı için ateşli silahların gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Evvelce kaval gibi içi düz bir boru biçiminde imal edilen namlular, yiv ve set tertibatının icadıyla birlikte fazla kullanılmaz olmuş ve gerek topçuluk gerekse tüfek, tabanca vb. ateşli silahlarda yivli namlular tercih edilmiştir. Merminin kendi ekseni etrafında dönmesini ve dolayısıyla daha uzağa gitmesini sağlayan yivler bir namluda genellikle altı adet olup spiral şeklinde namlu içini dolanırlar. Altı adet yiv demek, namlunun da altı bölüme (şeş-hâne = altı dilim) ayrılması demektir ki halk dilinde şeşâne şeklinde kullanılır.
Bir zamanlar bir avcının, yivlerin icadından sonra çifte (çift namlulu) tüfeğinin kaval tipi namlularının üst kısımlarını teknolojiye uydurmak için şeşhâne yivli namlu ile takviye ettiğine dair bir hikâye anlatılır. Hatta bu uydurma tüfek öyle acayip ve gülünç bir görünüm almış ki diğer avcılar uzunca müddet kendisiyle alay etmişler ve “Altı kaval üstü şeşhâne. Bu ne biçim tüfek böyle” diyerek kafiyelendirmişler. O günden sonra halk arasında bu hadiseye telmihen birbirine zıt durumlar için altı kaval üstü şeşhâne demek yaygınlaşmış ve giderek deyimleşerek dilimize yerleşmiştir.
VERMEZSE MABUT NEYLESİN MAHMUT
Allah istemedikçe ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın istenilen şeyin elde edilemeyeceğini anlamını içeren bir deyimdir. Diğer birçok deyim gibi hikâyesi Osmanlı Dönemine dayanır. Sultan Mahmut’un hazineleri dillerde dolaşırmış. İstanbul’un her semtinden dedikodu toplarlar, bunu Sultan’a iletirlermiş.
Bir tanesi varmış ki, dedikleri kolay kolay yutulur şeyler değilmiş. Her sözün sonunu da “Ahh, ahh! Hadi bıraktık hazine dairesini, bize azıcık verse ömür boyu yeter artar.” dermiş. Sultan Mahmut bu adama için için öfkelenirmiş. bir gün huzura getirtmiş: “Bana bak! Sen böyle etrafta bilmeden ne atıp tutuyorsun? Bilir misin ki, ne yüklerin altındayız? Bilir misin ki, geceleri rahat uyumamaktayız.”
Padişahtan azarı işiten adam sus pus olmuş, iyice büzülmüş, çökmüş. “Bak, her lafın sonunu da padişah bize yedirmiyor diye bitirirmişsin?” Artık kellesinden de korkmaya başlayan adam, kaçacak delik aramış. “Ben insaflı biriyim. Sana bir şans tanıyacağım. Ama sen de söylenmeyi bırakacaksın.” Adamla anlaşan padişah, beraberce hazine dairesine gitmiş: “Kenardaki küreği al ve daldırabildiğin kadar dibe daldır. Kürektekiler senindir. İyi düşün hangisinden almak istersen oraya daldır küreğini. Bir kez şansın var, ona göre! ”
Padişahın sandığı gibi zalim biri olmadığını anlayan azardan yıkılmış ve gördüğü hazinenin muhteşemliği karşısında dili tutulmuş adam heyecanla küreğe sarılmış. Daldırabildiği kadar derine, çil çil altınların dibine daldırmış. Sevinçle küreği çıkarmış ki, bir de ne görsün? Küreğin üstünde bir tek altın parıldıyor. Meğerse adam heyecandan küreği ters daldırmış. Bunun üzerine Sultan Mahmut şöyle demiş:
“Ee, gördün mü evlat, kazanmak o kadar da kolay değilmiş. Yapacak bir şey yok! Al o bir altını, git ve bir daha sakın arkadan konuşma. Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut?”
Pabucu Dama Atılmak
Kendinden üstün veya daha çok değer verilen bir şeyin veya kişinin gelmesi ile diğer şeyin veya kişinin değerinin düşmesi anlamına gelen bu deyimin hikâyesi Osmanlı Dönemine dayanmaktadır.
Osmanlı Döneminde esnaf ve sanatkârların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu. Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı. Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim. Ama kusurlu çıktı. Böyle durumlarda heyet şikayetçiyi ve sanatkârı dinliyor. Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu. Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu. Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu.
BUYRUN CENAZE NAMAZINA
Hiç beklenmeyen bir olay karşısında çözümsüz kalındığını anlatmak için kullanılan bu deyimin hikâyesi oldukça komik. IV. Murad zamanında tütün, içki, keyif verici madde yasağı koyar ve yasağa uymayanları şiddetle cezalandırır. Bir gün Üsküdar civarında bir kahvehanede tütün vs. içildiğini bilgisi IV. Murad’ın kulağına gider. Derviş kılığında tebdili kıyafet giyen IV. Murad buraya gider. Selam verir, oturur. Kahveci yanına gelip: “Baba erenler kahve içer mi” diye sorar. IV. Murad “Evet” der. Kahveci bunun üzerine “Tütün içer misin?” diye sorar. IV. Murad bu teklifi red eder.
Kahveci işkillenir. Tütün içmiyor da ne işi var burada, diye düşünür. Zaten padişahın tebdili kıyafet dolaştığı haberleri var. Eli titreye titreye kahveyi götürür ve ismini sorar. IV. Murad ismini söyler. Bunun üzerine kahveci, “Peki isimde sultan da var mı?” der. IV. Murad “Elbette var!” yanıtını verir, ardından: “Baba erenler ismini bağışlar mı?” deyince kahvecinin beti benzi atar. Zangır zangır titrer ve : “Öyleyse buyrun cenaze namazına”! der, olduğu yere yığılır. IV. Murad bu lafa çok güler ve kahveciyi bir defalığına affeder.
TABAKHANEYE B*K YETİŞTİRMEK
Bu deyim diğerleri kadar pek sık kullanılmasa da pek çok kez duymuşluğum var. Eskiden bu yana gelen işleme şekliyle tabakhaneler yani hayvan derilerinin işlendiği atölyeler köpek dışkısına ihtiyaç duyarlarmış. Çünkü bir tek taze köpek dışkısı içinde bekletilen deri, yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen yani kaliteli olabilirmiş.
Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği sama safhasında, taze köpek dışkısındaki enzimlere ihtiyaç duyulduğundan tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek dışkısı toplarlar, sama* işlemi ancak dumanı tüten taze dışkıyla yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş. Bu deyimi buradan doğmuş. Genellikle acelen mi var ne bu acele gibi anlamlarda kullanılan deyim günümüzde bilenler tarafından hâlen kullanılmaktadır.
*Sama, hayvan derisi işleme süreci sırasında, strüktüre olmamış (deriyi oluşturan kollegen yapı ile bütünleşmemiş) proteinleri ham deriden ayırma işlemidir. Deri işlentisi sırasında en önemli işlem basamaklarından birisidir.
21 Şubat 2022 Pazartesi
SİGARA ÜZERİNE
Konya'nın Hadim ilçesinde yaşamış ve orada medfun bulunan büyük âlim ve evliyaullahdan olan Muhammed Hadimi Hz. sigaranın haram olduğuna dair "Risale'i duhan" isimli bir risale (kitapçık) yazar.
Söz konusu risaleyi medresede beraber ders okudukları bir talebe arkadaşı görür ve çok beğenir. Nitekim kendisi de bir sigara bağımlısıdır.
Acaba bende bıraksam mı? diye tereddütler geçirirken bir gece dehşetli bir rüya görür.
Rüyasında kıyamet kopmuş mahşer kurulmuş, hesap, kitap, mizan derken neticede cehenneme mahkûm edilmiş, görevli iki melek ile cehenneme doğru yol alırken karşılarından Medrese arkadaşı olan Hadimi Hz.leri
gelmektedir,
Hadim Hz. “Arkadaşım bu halin nedir? Betin benzin atmış” diye sorduğunda arkadaşı;
“Hiç sorma ben cehenneme mahkûm edildim beni cehenneme sevk ediyorlar” deyince
Hadimi hazretleri; bunu bırakın bu benim talebe arkadaşımdır deyip ona şefaat eder, meleklerde onu
Hadimi Hz.lerinin şefaat etmesi üzerine serbest bırakırlar.
Hadimi Hz.leri arkadaşıyla birlikte Cennetin kapısına kadar gelirler, kapıdaki görevli melekler niçin geldiklerini sorunca, “Cennet’e girmek için geldik." derler.
Bunun üzerine melekler;" Muhammed Hadimi Hz.lerinin girmesine müsaade ederler fakat arkadaşının girmesine izin vermezler"
Sebebini sorduğunda ise, "Senin ağzın çok fena kokuyor, böylesine pis kokan ve ağzı kirli olanları cennete koymamakla emr olunduk." şeklinde cevap verirler.
Netice olarak Cehennemden arkadaşının şefaatiyle kurtulup Cennet ede habis sigara sebebiyle giremeyen arkadaş kan ter içinde uyanır ve bir daha sigarayı ağzına koymamaya karar verir ve sonunda talebe arkadaşı olan Hadimi Hz.lerini ziyaret eder ve ona teşekkür edip şükran borcunu ödemeye karar verir.
Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Konya’nın Hadim ilçesindeki Hadimi Hz.lerinin evine varır ve evin kapısını çalar, kapıyı Hadimi Hz.leri açar ve gayet mütebessim bir çehreyle;
"Oooooo arkadaşım hoş geldin kusura bakma, seni cennetin kapısına kadar getirdik ama içeriye sokamadık."
Deyince, arkadaşının sadece bir âlim değil aynı zamanda keşfü-keramet sahibi bir veli (Allah dostu) olduğunu anlar ve bir daha sigarayı içmeyeceğine dair tevbe ve istiğfar eder.
Evet, sevgili dostlar netice olarak şunu iyi bilip kabul ve teslim etmeliyiz ki, sigara denen habis (pis) nesne, insanı ibadetten ve istirahatten alıkoyar. Üzerimizde bulunan Hafaza meleklerini ve bunu içmeyen temiz mü'minleri son derece rahatsız edip onlara eziyet verir, aklı-selim kalbi-selim sahibi hiç bir Müslüman meleklere ve müminlere eziyet edip onların beddualarına muhatap olmaz, olmamalıdır.
[MENAKİBÜL-ARİFİN](alıntı)
20 Şubat 2022 Pazar
TAŞIN OĞLU
İlim yolunda zahmet çekenlere en güzel örneklerden bir tanesi de İbn-i Hacer Hazretleridir. İbn Hacer Hazretleri ilim öğrenmek için bir medreseye girdi. Ancak kafası bir türlü dersleri almıyordu. Bütün arkadaşları onu geçtiler. Seneler geçmesine rağmen pek bir şey öğrenemedi. En sonunda ilmi bırakıp memleketine dönmeye karar verdi. Hocasının nasihatleri de fayda etmedi. Yola çıktı. Yolda dinlenmek için bir mağaraya girdi. Mağarada dinlenirken gözü yukarıdan damlayan damlalara takıldı. Damlalar yavaş yavaş damlayıp yerdeki taşta büyük bir delik açmıştı. İbn Hacer Hazretleri kendi kendine şöyle düşündü:
“Su gayet yumuşak, latif bir cisim olduğu halde sert kayayı nasıl deliyor. Benim kafam bu kayadan daha da sert değildi ya, zamanla benim de kafama Allah’ın nuru olan bu ilim girer.” deyip medreseye geri dönüyor. Ve kısa zamanda arkadaşlarını da geçiyor. Bu olay sebebiyle kendisine İbn Hacer (taşın oğlu) deniliyor.
ÖKSÜRMEK GEREK
Bir kadıncağızın kocası vefat etmiş. Kalbi kırık kadın, çok sevdiği eşine manevî hediyeler göndermek isteyince aklına evlerinin hemen yakınındaki Kur’an kursu gelivermiş.
Orada ders gören talebelere hatimler okutturmuş, dualar ettirmiş. Daha sonra da, hatimleri ve duaları mukabilinde kat’iyen ücret almayan, okuduğu hatimden dolayı bir bedel almanın “Allah’ın dinini değersiz bir menfaat karşılığında satmak” olduğuna inanan bu talebelere vermek istediği parayı bir türlü kabul ettiremeyince, güzel bir helva yapmış. Talebe odalarını tek tek geziyor, kapıyı vuruyor, içeriden ses gelir ise bir tabak helva bırakıp gidiyormuş.
Bir gün önce de kursun hocası, “hayatı devam ettirmeye yetecek miktarda yiyecek, içecek ve Cenâb-ı Allah’ın nasip ettiği her çeşit nimet” manasına gelen rızık konusunu anlatmış.
وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِي الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا
“Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın.” (Hûd Sûresi, 11/6) ve
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتٖينُ
“Asıl bütün mahlûkların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi Allah Teâlâ’dır.” (Zâriyat Sûresi, 51/58) meallerindeki ayet-i kerimeleri açıklamış.
Rızık temini için, zillete, mânen dilenciliğe ve sefalete düşmenin yanlış olduğunu; ancak, israfa alışmış kanaatsiz insanların rızık korkusuyla din, namus ve izzetlerini feda edebileceklerini; üç kuruş için başkalarının ayaklarını öpmek kadar mânen dilencilik vaziyetine düşebileceklerini beyan etmiş. Dersin sonunda da, israf ve kanaatsizlik etmeyen, verilen imkânları kötüye kullanmayan herkesin zarurî rızkı mutlaka bulacağını, bu konuda Allah’ın taahhüdü olduğunu söylemiş ve “Rızık Allah’tandır, O sizin rızkınızı da verecektir.” demiş.
Talebelerden bir tanesi hocanın sözlerini yan gelip yatmak ve yiyecek-içecek beklemek şeklinde anlamaz mı? “Nasıl olsa rızık Allah’tan, o gelip beni bulur. Onu elde etmek için hiç bir şey yapmayacak; hiç gayret göstermeyeceğim.” demiş. İki cümlelik düşüncesinde belki on tane yanlış bulunan talebe başlamış rızık beklemeye.
Birinci gün.. ikinci gün.. derken üç gün aç-susuz beklemiş, ama gelen giden yok. İşte o gün, ücret kabul ettiremediği iffetli talebelere helva yapan kadının, onu dağıttığı gün imiş. Bizim muzip talebe dışarıdaki sesi duyunca kapı aralığından ne olup bittiğini anlamaya çalışmış. Bakmış ki, tabak tabak helva onun odasına doğru geliyor.. Kadın kapıyı çalıyor; içeriden ses gelirse bir tabak helva bırakıp yan odaya geçiyor.
Az sonra bizimkinin kapısı da çalınmış. Ama o söz vermiş bir kere, “Hiç bir gayretim, müdahalem olmayacak, bakalım rızık geliyor mu?” demiş ve bundan dolayı da hiç sesini çıkarmamış. Kadın bir iki defa daha kapıyı vurup içeriden ses gelmeyince helva bırakmadan gidecek olmuş ki, o sırada talebe can havliyle bir kaç kere öksürmüş. Öksürük duyulunca bir tabak helva da onun için bırakılmış.
Daha kadın gider gitmez, üç gündür aç-susuz rızık bekleyen talebe hemen koşmuş, helva tabağını kapmış ve yemeye başlamış. Hem yiyor hem de kendi üslubuyla; “Ya Rabbi, bildim ki rızık Senden. Veriyorsun veriyorsun ama öksürtmeden de vermiyorsun.” demiş.
Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki Şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu.
Allah için, ey Nebiyy-i Ma’sûm,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
İslâm’ı bırakma böyle mazlûm.
Mehmet Akif
Bugün mâh-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar.
Bugün eyyam-ı matemdir, bugün ab-ı revan ağlar.
Hüseyn-i Kerbela'yı elvan eden gündür,
Bu gün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar.
Bugün âl-i abanın gülşeninin gülleri soldu,
Düşüp bir ateş-i dilsuz, kamu ehl-i iman ağlar.
Bugün Gülzar-ı Muhtar-ı Hüda'ya bir hazan esti,
Zemine düştü vaveyla, felekte kehkeşan ağlar.
Bugün hunbar olur gözü elbet Haydar-ı Kerrarın
Görür Zehra'yı hun efşan, Resul-i âli şan ağlar.
Bu gün evlad-ı Haydar, hem dahi ahfad-ı Peygamber
Döküldü gül gibi yerler yüzüne, asuman ağlar.
Gülistan-ı Muhammedin gül-i hamraların derdi
Yed-i kahr ile ol gaddar, bu gün devr-i zaman ağlar.
Risalet gül gülistanı, nübüvvet bağu bostanı
Hüseyni ol nuristanı gören Pir ü civan ağlar
Güruh-i hanedana Lütfiya kurban ola canım
İla yevmil kıyame can ile ehl-i iman ağlar...
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Hazretleri
İLGİNÇ BİR KISSA;
İşsiz bir gariban adam Microsoft şirketine iş için konuşmaya gidiyor.
Girmek istediği iş de tuvalet temizleyiciliği.
HR menajeri ile görüşüp tıkanmış bir lavaboyu temizleyip testten geçiyor.
HR menajeri adama testi geçtiğini,hangi gün saat kaçta iş başı yapması gerektiğinin kendisine e-mail yoluyla gönderileceğini söylüyor.
Adam,bilgisayarı olmadığını,dolayısıyla e-mail kullanmadığını açıklıyor.
HR menajeri :
"Üzgünüm ama e-mailiniz yoksa siz sanal olarak var sayılamazsınız ve bu yüzden sizi işe alamayız." diyor.
Adam çaresizce dışarıya çıkıyor ve
"Ne yapsam,ne etsem...! " diye düşünürken cebindeki 10 dolar ile 20 kilo kiraz almaya karar veriyor.
Kapı kapı gezerek kirazları satıyor ve 2 saat içinde sermayesini 2 katına çıkarıyor.
"Bu şekilde ekmek paramı çıkarabilirim." diyerek her gün sabah erkenden kalkıyor ve kapı kapı dolaşarak kiraz satıyor.
Her gün sermayesi büyüyor.
Derken küçük bir kamyonet alıyor ve satışa devam ediyor.
Az bir zaman sonra,büyük bir kamyon ve birkaç küçük kamyonet alıyor.
Aradan 5 sene geçiyor;
Bu adam şu anda Amerika'nın en büyükleri arasında yer alan bir nakliyat şirketinin sahibi.
Bir gün ailesinin geleceğini düşünerek sigorta yaptırmak istiyor.
Sigorta şirketi kendisinden bir e-mail adresi istiyor.
E-mail kullanmadığını söylediğinde sigortacı :
"İlginç, e-mailiniz olmadan büyük bir holding kurmuşsunuz.
Bir de e-mailiniz olsaydı neler yapardınız!" diyor.
Adamın cevabı :
"E-mailim olsaydı,şu an da Microsoft'ta tuvalet temizliyor olacaktım."
Vesselâm!
Alıntı
SU HARAM!
Vaktiyle Bursa’ da bir Müslüman, bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte bir çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş:
“Her kula helâl,Müslüman’a haram!”
Bursa başkent,tabii Osmanlı karışmış,bu nasıl fitnedir diye…
Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzura getirilmiş.
“Bu nasıl fitnedir,dini İslâm, ahalisi Müslüman olan koca devlette sen kalk,hayrattır,sebildir diye çeşme yap,ama suyunu Müslüman’a yasakla!
Olacak iş midir,nedir sebebi, aklını mı yitirdin?” diye çıkışmışlar adama.
Adam:
“Müsaade buyurun,sebebi vardır, lâkin ispat ister,delil şarttır…” dedikçe kadı kızmış:
“Ne delili,ne ispatı?
Sen fitne çıkardın, Müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın,katlin vaciptir!” demiş.
Demiş ama bir yandan da merak edermiş:
“Nedir gerekçen?” diye sormuş.
Adam: “Bir tek Sultan’a derim…” diye cevap verince,ortalık yine karışmış.
Söz Sultan’a gitmiş,adam yaka paça saraya götürülmüş.
Padişah da sinirlenmiş ama diğer yandan o da meraklanırmış:
“De bakalım ne diyeceksen.
Bu nasıl iştir ki,hem çeşmeyi yaparsın,hem de her kula helâl, Müslüman’a haram yazarsın?” Adam, başı önünde konuşur:
"Delilim vardır,lâkin ispat ister.”
“Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?”
“O zaman boynum,hükme kıldan incedir Sultanım…”
“Eeee!”
“Sultanım,herhangi bir Havradan (sinagog) rasgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun.
Bakın neler olacak…”
Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Museviler,
“Ne oluyor,bu ne zulüm? Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…”
Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş. Bir hafta dolunca, adam:
“Sultanım,artık bırakmak zamanıdır” demiş.
Haham bırakılmış,azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan’a teşekkürler, hediyeler.
“Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultanım” demiş.
Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar ayininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş.
Haftası dolunca da serbest bırakılmış.
Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış,teşekkürler, şükranlar… Din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine… Sultan:
“Bitti mi?” demiş adama.
“Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle” demiş.
“Şimdi nedir isteğin?”
“Efendim,payitahtımız Bursa’nın en sevilen,âlimini alınız minberinden…”
Adamın dediğini yapmışlar, Ulucami imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler.
Bir Allah’ın kulu çıkıp da, “ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz?
Hiç olmazsa vaazı bitene kadar bekleseydiniz”, gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış…
Geçmiş bir hafta, “Nerde imam” diye gelen-giden yok!
Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta tutuklanan koca âlim için:
“Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik…”
“Kim bilir ne suç etti de tevkif edildi!”
“Vah vah! Acırım arkasında kıldığım namazlara…”
“Sorma, sorma…”
Padişah,Kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:
“Eee,ne olacak şimdi? Adam:
“Bırakma zamanıdır.
Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan.” “Haklısın” demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş:
"Ey büyük Sultanım,siz irade buyurunuz lütfen, böyle Müslümanlara su helâl edilir mi?”
Sultan acı acı tebessüm etmiş:
“Hava bile haram,hava bile!” demiş.
Vatanına, Bayrağına,Milletine, Devletine sahip çıkmayana herşeyi haram...
Vesselâm!
Bugün mâh-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar.
Bugün eyyam-ı matemdir, bugün ab-ı revan ağlar.
Hüseyn-i Kerbela'yı elvan eden gündür,
Bu gün Arş-ı muazzamda olan âli divan ağlar.
Bugün âl-i abanın gülşeninin gülleri soldu,
Düşüp bir ateş-i dilsuz, kamu ehl-i iman ağlar.
Bugün Gülzar-ı Muhtar-ı Hüda'ya bir hazan esti,
Zemine düştü vaveyla, felekte kehkeşan ağlar.
Bugün hunbar olur gözü elbet Haydar-ı Kerrarın
Görür Zehra'yı hun efşan, Resul-i âli şan ağlar.
Bu gün evlad-ı Haydar, hem dahi ahfad-ı Peygamber
Döküldü gül gibi yerler yüzüne, asuman ağlar.
Gülistan-ı Muhammedin gül-i hamraların derdi
Yed-i kahr ile ol gaddar, bu gün devr-i zaman ağlar.
Risalet gül gülistanı, nübüvvet bağu bostanı
Hüseyni ol nuristanı gören Pir ü civan ağlar
Güruh-i hanedana Lütfiya kurban ola canım
İla yevmil kıyame can ile ehl-i iman ağlar...
🥀
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Hazretleri
Mekkede Müşriklerin Müslümanlara karşı İttifakla aldıkları boykot kararları:
1) Haşim ve Muttaliboğulları ailelerinden kız alınmayacak.
2) Haşim ve Muttaliboğulları ailelerine kız verilmeyecek.
3) Haşim ve Muttaliboğullarına hiçbir şey satılmayacak.
4) Haşim ve Muttaliboğullarından hiçbir şey satın alınmayacak.
Bu antlaşmaya ilahi bir mahiyet vermek için yazılı sahifeyi Kâbe’nin duvarına astılar. Ayrıca, bu anlaşmaya aykırı davranmayacaklarına dair and içtiler. Bu boykot, Hâşim ve Muttalib oğullarını ortadan kaldırmaya ve yok etmeye yönelik idi. Mekke’nin kuzey tarafında bulunan Şi’b-i Ebu Talib (Ebu Talib Mahallesi) denilen yerde yaşıyorlardı..
Mekke’ye yiyecek maddeleri getiren kervanları şehrin dışında karşılıyor. “Ey tacirler! Haşimoğullarına bir şey satmayın! Fiyatları yüksek söyleyin ki almaya güçleri yetmesin. Benim, servet sahibi olduğumu bilirsiniz. Söz verdiğim zaman da mutlaka sözümü yerine getiririm. Yiyecek, giyecek mallarınızın kıymetini bir kat arttırın. Üst tarafını ben öderim!” diyordu.
Hz. Hâtice’nin kardeşinin oğlu Hakim bin Hizam, Müslüman olmadığı hâlde bir deve yükü un göndererek onu Şi’b’deki sıkıntıdan kurtarmaya çalışmıştı.
Yine bir gün, kölesinin sırtına buğday yükletip halası Hz. Hâtice’ye götürüyordu. Yolda Ebû Cehil gördü. Ebû Cehil, ona, “Sen, Haşimoğullarına yiyecek götürüyorsun öyle mi? Vallahi, gidemezsin. Gitmeye kalkarsan, bu hareketini Mekke’de açıklayıp seni rezil ederim.” dedi.
O sırada Ebü’l Bahteri çıkageldi ve Ebu Cehil’e kızarak, “Sana ne oluyor? Halasına bir miktar buğday götürmek isteyen bir insana mani olmak doğru değildir.” diye konuştu. Ancak, Ebû Cehil inad ve ısrarından vazgeçmiyordu. Bunun üzerine Ebü’l Bahteri ile birbirlerine girdiler. Ebü’l Bahteri, eline geçirdiği bir deve kemiği ile vurup onun başını yardı.
Yine akrabalık bağıyla Haşimoğulları ve Müslümanlara yardım edenlerden biri Hişam bin Amr bin Hâris idi. Bir kaç kere müşriklerden habersiz Şi’b’de bulunanlara develerle yiyecek götürmüştü. Halebi, İnsanu’l Uyun,II,34
Boykot yıllarında başta Peygamberimiz sav olmak üzere Ebu Talib ve Hz. Hatice varlıklarını harcadılar. Şi’b mahallesinde korkunç bir açlık hüküm sürmeye başlamıştı.Yakubi,Tarih,II,31
Boykot uygulamasının üçüncü senesiydi. Hz. Allah cc müşriklerin Kâbe’ ye astıkları sahifeye bir kurt musallat etti ve bunu vahiy ile Resûlüllah sav bildirdi. Sahifede, güvenin yemediği sadece “Bismike Allahümme (Allah’ım senin isminle başlarım)” yazısı kalmıştı.
Peygamberimiz sav amcası Ebû Talib’e anlattı. Bunun üzerine Ebû Talib gidip müşriklere bir teklifte bulundu.”Kardeşim oğlunun bana haber vermesine göre, Allah sizin Kâbe’de astığınız sahifeye bir kurt musallat etmiş ve (Allah) lafzı dışında bulunan, zulüm, akrabalarla münasebeti kesme gibi ifadeleri yiyip bitirmiştir. “Kâbe’ye gidip sahifeye bakınız. Eğer yeğenim doğru söylemişse, bu zulüm ve kötü davranışınızdan vazgeçiniz. Eğer -hâşâ- yalan söylemişse, ben onu size teslim edeceğim dedi.” . İbni Hişam, Sîre, I,16-17; İbni Sa’d, Tabakat, I,209-210;Taberi,Tarih,II,228-229
Bu asırda akrabalarımızı öldürüyorlar diye isyan eden Hişam bin Amr kadar isaf ve vicdanı olmayan, yapılan haksızlıkları alkışlayan. sesini çıkarmayan, oh olsun diyerek destek veren ,kendini Müslüman zanneden vicdansızlara duyurulur. İyiki mahşer var.
ALLAH’IM
Diz çöktük huzurunda, yaş dolu gözlerimiz,
O taşlanmış şeytanın şerrinden sakla bizi.
Rahmân, Rahîm isminle başladı sözlerimiz,
Her yanımız kirlendi, affınla akla bizi.
Salât ve selâm sunduk habîbin Muhammed'e
Lutfeyleyip ulaştır, ol Rasul-i Emcede.
Bizde günah çoksa da, affın dağlardan yüce,
Komşu eyle cennette sen bizi Muhammed'e.
Alemlerin sahibi ancak sesin Yâ Rabbi,
Hamdimiz yalnız sana, ey yüceler yücesi.
Hem Rahmânsın hem Rahîm,din gününün sahibi,
Sırat-ı müstakîm'e hidayet eyle bizi.
Muhammed Mustafa'yı Kur'an'la gönderensin,
Sayısız nimetleri bizlere veren sensin.
“Kulum benden istesin, kabul ederim” dersin,
“Senden yardım dileriz”, çünkü Rabbimiz sensin.
Yanılıp unutarak işleriz günah her an,
Yükümüz ağırlaştı, kalmadı dizde derman.
Affetmeyi çok seven, ey rahmeti bol Rahmân,
Bağışla bizleri de temizle günahlardan.
Taşınmaz ağır yükten yâ Rab bizi sen koru,
Böyle ağır yüklerden, çok ümmet harap oldu.
Yardım eyle bizlere, göster en doğru yolu,
Sen bizim Rabbimizsin, hâzinen nusret dolu.
Ay-yıldızlı bayrağa tâ ezelden vuruldu,
Her karışı yurdumun, onun kanıyla doldu,
Fethetti İstanbul'u, müjdeye nâil oldu,
Bu ordu senin ordun, onu yine sen koru.
Mevki ve makam için nice kılığa girdik,
Dünya malı peşinde tanınmaz hale geldik ,
Zulmettik nefsimize, doğru yolu terkettik,
Şefkatine sığınıp 'affet' demeye geldik.
Biz aciz kullarınız çokca günah işleriz,
Tevbe ederiz sonra, affetmeni isteriz,
Sana açılan eller, boş dönmesin dileriz.
Dünya ve âhirette, güzellikler isteriz.
Her taraf gühan dolu, herkes oldu günahkâr,
Gaflete düştü kullar, düşünen yok kâr-zarar.
Bu gidişin sonunda çare etmez ah u zâr,
Yardım et bize, affet, yok olsun hep günahlar.
Hakikatten ayrıldı, hatalı bütün yollar,
Pişmanlık unutuldu, çoğaldıkça kusurlar.
Rahmetine el açtı nice günahkâr kullar,
Boş dönderme, bağışla, silinsin hep günahlar.
Yuvamız çatırdadı, gençliğimiz yozlaştı,
Müslüman uykudayken hâin dağları aştı,
Karardı kalplerimiz, hayat rotamız şaştı,
Bizi affeyle yâ Râb, hesap günü yaklaştı.
Duâsı kabul olan kulların hürmetine,
Mazlumlar, günahsızlar, garipler hürmetine,
Baştâcımız Muhammed Mustafâ hürmetine,
Yalnız sana el açtık, koy bizi cennetine.
Osman KILIÇ
16 Şubat 2022 Çarşamba
اَللَّهُمَّ اَنْتَ السَّلَامُ وَ مِنْكَ السَّلَامُ . تَبَارَكْتَ وَ تَعَالَيْتَ يَاذَ الْجَلَالِ وَ الْإِكْرَامِ
Sözünü her namaz bitiminde selam sonrası söyleriz. Ama kimin dediğini ve anlamını bilmeden..
Mekke’ye yaklaşık 5 km. mesafede bulunan Hira (Nur) dağı 860 m. yüksekliği olan bir dağdır…
Hz. Hatice Validemiz, Efendimiz (sav)’i her zaman olduğu gibi damda beklerken yakınları:
“Ey Hatice neden böyle yapıyorsun, hava çok sıcak, yaşlı vücudun yorgun düşecek.” dediler.
O da “Benim efendim güneşin altında iken ben gölgede duramam.” diyerek eşler arası muhabbettin, bir olmanın ne manaya geldiğini bizzat yaşayarak göstermiştir.
Efendimiz (s.a.v.) Hira da bazen çok uzun süre kalırdı. Bu süre içinde Hz. Hatice Vâlidemiz bizzat Hira’ya kendi yiyecek ve erzak taşırdı.
Evet, Hz. Hatice Vâlidemiz, muhterem eşi Hira Mağarası’na inzivaya çekildiğinde, yemeğini bizzat kendisi götürürdü. (5 yıl )
Peygamber Efendimiz (sav) bir gün Hira'da iken Cebrail (as) gelmiş, Şu gelen kimdir diye sormuş ve Hz. Hatice Validemizin (Merve tepesinin olduğu yerdeki evinden yürüyerek) Hira ya yemek ve temiz kıyafet getirdiğini söylemiş ve Allahu Teâlâ’nın Hatice Vâlidemize selamını iletmiş ve Cennette ona dinleneceği köşk vereceğini bildirmiştir.
Bunun üzerine hanımına kıyamayan Efendimiz dağdan aşağı inerek onu şimdiki Mescidi Icabe’nin olduğu yerde karşılamıştır. Zira Hira Mağarası’na çıkan yolun meşakkatini bilir ve değerli eşine kıyamazdı.
Peygamberimize Hz. Hatice Validemiz yemek getirdiğinde, Peygamberimiz (s.a.v):
Müjdeler olsun ey Hatice, Allah sana selam söyledi deyince, Çok zeki olan Hz. Hatice Vâlidemiz , (sen de Allah'a selam söyle dese olmayacak) en mükemmel olan şu şekilde selamı aldı ve cevapladı.
اَللَّهُمَّ اَنْتَ السَّلَامُ وَ مِنْكَ السَّلَامُ . تَبَارَكْتَ وَ تَعَالَيْتَ يَاذَ الْجَلَالِ وَ الْإِكْرَامِ
(Allah'ım sen selamsın. Selamet de sendendir.
Ey celâl ve ikrâm sâhibi sen münezzehsin, sen yücesin)" derdi. (Müslim, Mesâcid, 135)
Tesbîhat konusunda müslümanlara özel tavsiyelerde bulunan Hz. Peygamberin (s.a.s.) bizzat kendisi de, namazlardan sonra üç kere Allah’a istiğfar eder ve bu duayı okurdu.
Neden Hatice'yi Kübra ve Tahire dendiğini anlamak için bu yeterli...
Hatice olmak kolay değil...
İsraf hastalığına tutulmuşuz
Dostlar her Müslüman "Allah kimleri sevmez?" diye internete yazsa, ilk sıralarda "israf edenler" çıkacak.
Lütfen Kur'an-ı Kerim'i elinize alın, bir israf ayetine bakın, bir de çocuklarımızın oyuncaklarından başlayın evinizin ne hale geldiğini görün.
Dolaplar elbiseleri almaz oldu; çünkü AVM gezme çılgınlığı bir moda haline geldi.
Bu devir İSRAF ile imtihan devri, kazananlara helal olsun.
- Erken yatmayanlar gecesini gündüzünü israf ediyorlar...
- "Anne ve babalık nedir" bilmeyenler çocuklarını israf ediyorlar...
- Dinini bilmeyen Müslümanlar Kur'an-ı israf ediyorlar...
- Gençlik israfı,
- Sıhhat israfı,
- Makam israfı,
- Mal israfı,
- İlim israfı,
- Konuşma israfı...
derken yazık oldu koca bir ömre vesselam...
İsrafı öğrenmeden İslâmı anlamak mümkün mü?
- Ümmet çöplüklerden ekmek toplarken namazdan ibadetten zevk almak mümkün mü?
- Allah'ın sevmediği işleri yaparak huzuru yakalamak mümkün mü?
Vah bize, yazık bize...
Varlık içinde huzursuz bir toplum olduk.
Çünkü hastalığını bilmeyen zavallılara döndük.
İçimizi unuttuk, dışımızı süslemekle meşgul olduk.
"Ey Âdemoğulları!...yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez."
A'raf Süresi, ayet 31
-"İsraf etmeyin; içinizdeki güzellikleri, sevgiyi ve henüz vakit varken yaşamı, sonrasında ölümü, israf etmeyin aldığınız her nefesi...
15 Şubat 2022 Salı
ÖRFÜMÜZ, AN’ANEMİZ
Yaşlı kadın, usulca odasından çıktı. Salondan torunu ile gelinin sesleri geliyordu:
"-Oğlum, sofra hazır, çorbanı koydum; haydi gel de soğutmadan ye!.."
Salonun en kuytu yerine geçti, yerde kendine ait köyden getirdiği minderin üzerine oturdu. Çocuk, babaannesini görünce:
"-Babaanneciğim, gel beraber yiyelim!.." dedi.
Yaşlı kadın mânidâr bir şekilde iç çektikten sonra:
"-Evin erkeği gelmeden akşam sofrasına oturulmaz. Hele babanız gelsin, beraberce yeriz inşaâllah!" dedi.
Evin gelini:
"-Aman anneciğim, eskidenmiş onlar!.. Şimdi acıkan yemek sofrasına oturur, o da gelince yer." dedi. Yaşlı kadın:
"-Kızım, nasıl insanların bir edebi, hayâsı, iffeti varsa, evlerin de iffeti ve edebi vardır."
Torunu dayanamayarak alaycı bir tavırla söze karıştı:
"-Yaa babaanne, neymiş bu evlerin iffeti... Anlat bakalım, merak ettim!.." dedi.
Yaşlı kadın söze başladı:
"-Biz küçükken annelerimizden önce babalarımızın karşısında edepli oturmayı öğrenirdik. Evde babamız, annemiz varken ayağımız uzatıp oturmaz, büyüklerimiz konuşurken söz hakkı verilmedikçe söze dâhil olmazdık. Büyüklerimiz odaya girdiğinde hemen toparlanır, kalkıp onlara oturmaları için yer verirdik. Aslâ babamız sofraya oturmadan sofraya el uzatmazdık.
Babamız gelir, «Besmele» çeker, «Haydi buyurun.» derdi. Huzurla hepimiz başlardık yemeğe... Sonunda da sofra duâsını kardeşlerimiz aramızda sıra ile okurduk. Hiç âilece yenen yemek kadar lezzetli yemek olur mu? Bu sofranın edebidir, yavrum!.."
Torunu:
"-Bu kadar baskı karşısında depresyona girmez miydiniz babaanneciğim!" dedi.
"-Hayır, yavrum bizim zamanımızda saygı olduğu için sevgi hep bâkî kalırdı. Sevgi var oldukça da hiç depresyona giren olmazdı. Yemekler lezzetli, uykular dinlendiriciydi. Biliyor musun? Ben depresyon kelimesini ilk defa burada duydum, hattâ köyümüzde bir tane akıldan mahrum birisi vardı, «Deli İbram» derlerdi.
Vallahi, o bile o kadar mutluydu ki, anlatamam. Akşama kadar sokakta çocuklarla oynar, acıkınca bir kapıyı tıklatır; «Aba acıktım, aba su ver!» derdi. Hangi kapıyı çalsa, boş çevrilmezdi. Berber saçları uzadıkça tıraş eder, hamamcı arada yıkardı.
Cumaları esnaf elinden tutar, namaza bile götürürlerdi. Yani hiç kimse onu dışlamazdı..
Şimdi hiçbir şeye saygı kalmadı. Bak evlere bile saygı yok bu şehirde! Herkes akşam olduğu hâlde perdelerini örtmemiş, bütün evlerin içi görünüyor, ama kimse utanmıyor. Biz daha hava kararmaya başlamadan kalın perdelerimizi çeker, ondan sonra evin ışıklarını yakardık. Hattâ perde kapalıyken üzerimizi değiştirmeye edep eder; ışığı söndürür, yere çömelir öyle üzerimizi değiştirirdik. Gölgemizin bile dışarıdan görünebileceğini düşününce yüzümüz kızarırdı."
Bu sırada gelini, oturduğu yerden kalktı, mahcup bir edâ ile salonun perdelerini çekti.
"-«Evin edebi, önce perdesinin çekilip çekilmediğinden belli olur.» derdi büyüklerimiz...
Evler, kocaman duvarlarla çevrilmiş avluların içinde olduğu hâlde hiç kimse iç çamaşırlarını ulu orta asmazdı, ev ahâlisinden bile edep ederlerdi. Ben daha küçükken giydiğim şalvarı en ön ipe asmışım, hemen anam gelip; «Kız, baban bugün avluya çıktı, senin şalvarın asılı idi, utancımdan yerin dibine girdim. Bir daha öyle ortaya asma, çamaşırların en arkasındaki ipe as!.. Üstüne uzun bir tülbent ört, sonra mandalla...
Altında ne olduğu görünmesin!.. İffetimiz, edebimiz bir giderse, ortada îmanımız kalmaz!..» dedi. Tabiî ben 12 yaşlarındaydım, annem bunları bana söylerken ben yerin dibine girdim. Şimdi öyle mi? Geçende bir nefes alayım diye balkona çıktım, karşı komşu, bütün çamaşırları asmış uluorta, ben utancımdan hemen içeri girdim.
Bugün yemekler dışarıda yeniyor, «göz hakkı» oluyor, kimse umursamıyor. Çarşı pazardan alınanlar şeffaf poşetlerde eve geliyor; alan var, alamayan var. Göz hakkı, kıskançlık oluyor bu yenenlerde...
Hiç şifâ olur mu yavrum? Bizim Peygamberimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem, «Yemeğinizin kokusu ile komşunuza eza etmeyiniz.» buyuruyor. Bugün kokuyla, gösterişle çevredekilere hep ezâ veriliyor. Tabiî ki yenilenler içinize sıkıntı veriyor. Sonra da «depresyon» diye diye doktorlara gidiliyor.
Evin bir edebi daha vardır ki, en önemlisi de budur herhalde... Evin içinde yaşananlar, aslâ dışarıda anlatılmaz; yenenler, içilenler, muhabbetleşmeler, kavgalar... Bu da evin iffetinden sayılır ve hiç kimseye anlatılmazdı.
Bu yüzden problemler ev içinde kolaylıkla çözülürdü. Zaten Peygamberimiz de özellikle karı-koca arasında olanların etrafa yayılmasının ne büyük bir günah olduğunu hep hadislerinde anlatıyor, değil mi Leylâcım!.." dedi gelinine... Leylâ mahcup bir şekilde:
"-Evet anneciğim." diyebildi.
Torunu:
"-Babaanneciğim, şimdi facebook diye bir şey var; insanlar gittikleri lokantalarda yedileri şeylerin fotoğrafını çekip binlerce kişiye gösteriyorlar!.."
"-Aayy ne ayıp... İnsan hiç yediğini söyler mi?"
"-Âh anneciğim, her hâllerinin fotoğrafları var. Gezdikleri yerlerin, yedikleri yiyecek-içeceklerin, aldıkları eşyâ ve kıyâfetlerin, hattâ beylerinin aldığı çiçekleri üzerinde yazdıkları notlarla paylaşıyor insanlar..."
"-Yavruuum, sen neler diyorsun? Kıyamet koptu kopacak desene... Evler çırılçıplak kaldı desene..." dedi gözyaşları içinde anlatmaya devam etti:
"-Biz beylerimizle yan yana yürümeye ar edinirdik; dul kalanlar var, evlenemeyenler var. Onların gönül yaralarına tuz basmayalım diye, beylerimizin bir adım gerisinden yürürdük... Şimdi kavgalar ortada, sevmeler ortada...
Tabiî ki, hiç mahremiyet kalmayınca samimiyet de kalmıyor. Evin bereketi, büyüklere saygıdadır. Evin iffeti, örtülen perdedir. Sevginin iffeti, gizliliktedir. Gözün iffeti, göz kapaklarındadır. Bedenin iffeti, tesettürdedir. Utanma, hayâ, îmandan bir şûbedir. Bakın size, benim annemin anlattığı bir hikâyeyi anlatayım.
Hikâye dedimse, adı hikâye... Aslında bir hadîs, hadîs-i kudsî hem de... Yani mânâsını Allâh'ın Peygamber Efendimize haber verdiği, sözlerini ise Peygamberimizin kendi sözleriyle ifade ettiği bir hadis...
Bu hadîs-i kudsîye göre:
"Allah Teâlâ, Âdem aleyhisselâm'ı yarattığı vakit Cebrâil aleyhisselâm ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: «Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!..»
Âdem aleyhisselâm aklı tercih etti. Cibrîl aleyhisselâm hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Hayâ ve ilim dediler ki:
"-Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden aslâ ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz.
Cibrîl aleyhisselâm da öyle ise yerlerinize yerleşin!.." diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti."
İşte bu hadîs-i kudsîde de anlatıldığı gibi, hayânın makamı gözdür. Bu yüzden hem gözümüzü korumak önemlidir, hem de göze hitâp eden şeyleri kontrol altında tutmak..."
Gelini:
"-Haklısın anneciğim, biz iffetimizi kaybettikçe buhranlarımız arttı." dedi.
Torunu kaşığı sessizce bırakıp:
"-Ben babam gelince yemeğe başlayacağım, anneciğim!" dedi.
Babaanne de söylediklerinin evlatları üzerindeki tesirini görünce sessiz bir şekilde Allâh'a hamd etti.
Hekim, oğluna:
"Oğlum! Hayatında üç şeyden tâviz verme;
1. En iyi yemeği ye,
2. En iyi yatakta Uyu,
3. En lüks evde otur." dedi.
Oğul, ''Biz fakiriz ama?'' deyince Hekim:
-" Sadece acıktığında yemek yersen, en iyi yemeği yemiş olursun,
- Çok çalışıp yorgun bir vaziyette uyursan, en konforlu yatakta yatmış olursun,
- İnsanlara iyi muâmele edersen, kalbinde yer edersin; böylece de en lüks evde oturmuş olursun." der.
İMAMI ŞAFİİ'DEN MÜTHİŞ BİR DERS...
İmamı Şafii talebelerinden biri olan Yunus ile müzakere yaptığı bir meselede ihtilafa düşer.
Öyle ki talebesi öfkesinden dolayı dersi terk eder ve evine gider.
Akşam olunca Yunus kapısının çalındığını fark eder. ‘Kim o?’ der.
Kapıdaki kişi, ‘İmamı Şafii’ der.
Yunus, kapıyı açar ve İmam Şafii’nin kapıda beklemekte olduğunu görür ve hocasının ayağına kadar gelmesine şaşırır.
İmam Şafii kapıyı açan talebesi Yunusa şunları söylemiştir:
1-Ey Yunus, bizi birleştiren yüzlerce mesele dururken bir mesele mi bizi ayıracak?
2-Ey Yunus, yaptığın ve üzerinden geçtiğin köprüleri yıkma! Bir gün o köprüden geri dönmen gerekebilir!
3-Ey Yunus, hatadan nefret et ama hataya düşenden nefret etme.
4-Bütün kalbinle günaha öfkelen ama günahkâra acı, ona merhamet göster.
5-Ey Yunus, sözü eleştir ama sözü söyleyene saygı göster.
6-Ey Yunus Görevimiz, hastalığı tedavi etmektir, hastayı yok etmek değil.
Hiroşima ve Çanakkale
Dönemin Başbakanı Sayın Turgut Özal zamanında… gerçekleşmiş bir olay şöyle anlatılır: Japon eğitim uzmanları gelmiş ve ülkemizin eğitim sistemini incelemiş, Sayın Özal’ın bürokratlarının da hazır bulunduğu bir ortamda raporlarını sunmuş ve sonuç olarak şunu söylemişlerdi:
“Sizin eğitim sisteminizde milli ruh yok!” Turgut Özal’ın “Nasıl?” sorusu üzerine şunu anlatmışlardı:
“Biz Japonya’da okula başlayacak çocuklarımıza milli ruh şoklaması yaparız. Onları önce toplu halde hızlı trenlere bindirir, dev fabrikalarımızı, teknoloji merkezlerimizi gezdirir ülkemizin gücünü gösteririz. Sonra da bu yavrularımızı alır Hiroşima ve Nagazaki’ye götürür, orada atom bombası atılan ve yıllardır ot dahi bitmeyen alanları gösterir deriz ki: Eğer siz çalışmaz, bilinçlenmez ve az önce gördüğünüz teknolojiye sahip olmak için çalışmazsanız sonunuz böyle olur.”
Bürokratlardan biri atılır: “Ama bizim Hiroşima’mız yok ki!”
Japon uzmanın cevabı tokat gibidir: “Sizin Çanakkale’niz on Hiroşima eder!
BABALIK BÖYLE BİRŞEY..!
Delikanlı 16 yaşında iken babası ile tartışmış ve evi terk etmişti. Buna çok öfkelenen baba, evde onun adı bile anılmayacak diye yasak koymuştu. Anne her gece evi terk eden oğlunun yatağına oturup yastığını koklayarak uyuyordu.
“Oğlumu özledim, ne olur gidip arayalım, bulup getirelim” dese de, baba geri adım atmıyordu.
Aradan iki yıl geçmişti.
Oğlunun doğum günü o yıl Babalar günü ile aynı güne denk gelmişti.
Annenin ağlamaklı halini görünce dayanamadı baba “Şu adrese git, oğlunu gör” dedi.
Ve ekledi, “Adresi benim verdiğimi söyleme ama” Birkaç şey daha söyledi ama anne duymuyordu bile, aklında bir tek adres kalmıştı. Anne sevinçten uçuyordu.
Hemen hazırlandı yola koyuldu.
Büyük bir şehrin karşı yakasındaydı babanın verdiği adres.
Gittiği adres bir tamirhaneydi.
Oğlunu tulum içinde gördü.
Bir süre ıslak gözlerle dükkânın karşısından izledi ve oğluna doğru yaklaşmaya başladı.
İki yıl boyunca kendisini arayıp sormayan ailesini unutan delikanlı aniden annesini karşısında görünce önce şaşırdı, sonra koşup sarıldı annesine.
Babası hariç herkesi soruyordu, “o nasıl, bu nasıl,” diyerek.
Ve sonunda “O adam nasıl, hala aksi ve anlayışsız mı?” diye sordu annesine.
Anne cevapsız bıraktı bu soruyu.
“Hadi oğlum gel eve gidelim” dedi.
“Hayır, anne, ben böyle iyiyim. O adamla tekrar aynı evde yaşayamam” dedi ve dükkâna doğru yürümeye başladı.
Arkasından bir süre bakakalan anne hazırladığı pastayı oğluna vermek için seslendi.
Delikanlı pastayı alırken annesine “Anne ne olur ısrar etme, gelmeyeceğim. Bir gün bile merak edip arayıp sormayan bir adamla aynı evde yaşayamam ben” dedi.
Anne boynu bükük halde oğlunun yanından ayrılmaya hazırlanırken
“Peki oğlum sen bilirsin. Anlaşılan çok kararlısın, gelmeyeceksin. Ama baban dedi ki; son bir aydır arkadaşlık ettiği çocuktan uzak dursun, o çocuk sana zarar verecektir.
Önceki arkadaşıyla barışsın”. Bu kez çocuk donakalmıştı.
Annesi eve dönmüştü. Babaya sitem etti, “Madem biliyordun nerde olduğunu neden benden sakladın?
O yüzden rahattın demek? ”
Hep ters, aksi görünen baba yutkundu ve gözlerinden iki damla yaş akıverdi.
“O benim canımdır ya, canım” dedi.
“Ne zamandan beridir biliyordun? ” diye sordu anne.
“Gittiği günden beridir biliyorum. Bazen öğlen molalarında ne yiyip ne içiyor diye gider uzaktan izlerdim, Bazen akşamları geç gelirdim ya hani, sen beni kahveden sanırdın, işte o zamanlarda da ne yapıyor kimlerle takılıyor diye takip ederdim.”
Karı koca bir birlerine sarılıp ağlarken kapı çalmıştı.
Elleriyle gözlerini silerek kapıyı açmaya gitti anne.
Annesinin kendisine yaptığı pastadan daha büyük bir pasta ve hediye paketi ile içeri girdi delikanlı.
Koşarak babasına sarıldı. “Babalar günün kutlu olsun babaaaa”
Delikanlı anlamıştı. Kendisine hiç bakmadığını düşündüğü babasının, aslında gözünü hiç üzerinden ayırmadığını….!!!
Babalar kızar bağırır ama hep evlatların iyiliği içindir; evlatlar çocukken bunu anlayamaz.
Fakat bir gün onlar da Anne Baba olunca anlarlar Babanın kıymetini..!
14 Şubat 2022 Pazartesi
GÜNÜN FIKRASI
Dönemin Amerika, İngiltere ve Türkiye Başkanları bir araya gelmiş ve toplantı sonunda basının sorularını yanıtlıyorlarmış.
Gazeteci sormuş:
- Ülkenizde 4 kişilik bir aile ne kadar gelirle rahat bir hayat sürebilir, siz onlara ne kadar ödüyorsunuz?
Amerika başkanı:
- Amerika’da 4 kişilik bir aile 5000 dolar ile rahat bir hayat sürebilir, biz onlara 6500 dolar ödüyoruz. Geri kalan 1500 doları ne yaparlar bilmiyorum.
İngiltere başkanı:
- İngiltere’de aynı aile 4000 pound ile rahat yaşar, biz 5000 veriyoruz. 1000 pound nereye gidiyor bilmiyoruz.
Türkiye başkanı:
- Türkiye’de aynı ailenin açlık sınırı 5500 TL’dir. Biz onlara 4500 TL veriyoruz. Geriye kalan 1000 TL’yi nereden buluyorlar bizde anlamış değiliz.
ÇOBANIN DUASI
Günahkâr bir adamdı, ayık gezmezdi. Bütün bir köy halkı yaka silkiyordu adamdan, ‘ ölse de, kurtulsak ‘ diyorlardı.
Bir karısı vardı bu adamın, bir de kendisi. Hiç çocukları olmamıştı. Köy halkı böyle bir adamın zürriyetinin olmadığına memnundu. Kadın ise, adamın haline üzülse de ses çıkarmazdı, çıkaramazdı.
Otuz yıldır evliydiler, döverdi, kızardı, her gün biriyle kavga ederdi. Ama kocasıydı işte, evinin erkeği idi.
Adam iyice yaşlanmıştı artık. Öksürük nöbetleri uykusunu bölüyor, iki basamak merdiven çıksa nefes nefese kalıyordu, titreyen elleriyle sigarasını zor sarıyordu.
İyice zayıflamıştı, zaten kısacık olan boyuyla bir çocuk gibi kalmıştı. Kadıncağız ellerini açıp dualar ediyor,
“ahir ömründe olsun şu adamın hali biraz düzelsin” diye yalvarıyordu Allah’ a…
Adam bir sabah evden çıktı, fakat ertesi sabah oldu, dönmedi. Tan yeri ağarırken kadın aramaya çıktı kocasını. Kim bilir yine nerde sızıp kalmıştı!
Köyün üst tarafındaki çeşmenin başına gitti önce, orada içerdi adam, bulamadı. Yakındaki tarlaları aradı, köyün dört bir yanına baktı, yoktu.
Eve gelmiştir belki diye koşarak geri geldi, hayır, dönmemişti. Güneş inmek üzereydi, bir acele abdest aldı, namaz durdu.
Duası bitmek üzereydi ki, kapının çalındığını duydu.
Kocasıydı gelen. Adamın yüzü sapsarı kesilmişti. Öksürüyordu, eliyle göğsünü işaret ediyordu. Kadın koluna girdi kocasının, güç-bela sedire kadar taşıdı.
Uzandı adam, karısının yüzüne baktı, ağlıyordu. Doğrulmak ister gibi yaptı, hakkını helal et diyecekti, lafının sonunu getiremedi, başı yastığa düştü, ölmüştü…
Kadıncağız kocasının başında epey bir ağlayıp feryat etti. Biraz kendine gelince gözlerini sildi, yemenisini bağladı.
Kalktı, imamın evine gitti.
– Hocam… Diyebildi hıçkırarak, bizimkisi…
Söyleyemiyordu, ama İmam Efendi durumu anlamıştı. Kadının yüzüne baktı, köylü ne der diye düşündü, bocaladı.
– O mendebur bir kez bile caminin kapısından içeri girmedi, kaldırmam onun cenazesini, deyip kapıyı kapadı.
Kahroldu kadın. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşündü. Kimseleri yoktu ki, çaresiz eve döndü.
Yıkadı kocasını, sandıktan çıkardığı beyaz bir çarşafa sardı, omuzuna aldı, mezarlığın yolunu tuttu.
Caminin köşesinden dönerken, muhtar ve köylülerin kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü.
Bir kez daha düğümlendi boğazı, cenazesi omuzundan kayarken, dizlerinin üzerine çöktü, ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.
Hışımla yaklaştı muhtar:
– Onu nereye götürüyorsun, dedi, mezarlığa götüreyim deme sakın! Sağlığında biz çektik, bir de ölülerimiz çekmesin o herifin elinden…
Kadın gözlerini çarşafın üzerine dikmiş, öylece duruyordu. Birden bağırmaya başladı, delirmiş gibiydi sanki Kalabalık yanından korkuyla uzaklaşırken, cenazesini tekrar yüklendi, köyün dışına doğru yürümeye başladı.
Kan ter içinde kalmıştı kadın, artık adım atacak hali yoktu. Kendi kendine;
– Şuracığa gömeyim adamımı, dedi, kimseler rahatsız olmaz burada…
Tam o anda bir ayak sesi duydu, irkildi, bir çobandı gelen. Kadıncağız her şeyi olduğu gibi anlattı. Üzüldü çoban, gözleri doldu.
– Dert etme, dedi, ben yardım ederim sana.
Bir çukur kazıp cenazeyi gömdüler. Çoban başucunda durdu mezarın, ellerini açtı, dua etti.
Birkaç çiçek buldu kadın, toprağın üstüne serpti. Çobana dualar ederek evine döndü.
Yorulmuştu.
Camın kenarına oturup uzaklara daldı. Uyuyup kaldı oracıkta.
Ertesi sabah imamın kapısını telaşla çaldı muhtar. Bir yandan tokmağı vuruyor, bir yandan da “İmam Efendi, İmam Efendi…” diye bağırıyordu. İmam korkuyla açtı kapıyı.
– Bir rüya gördüm, dedi muhtar, hocam o berduş, o serseri adam Cennet’teydi. Bana gülüyor, hakkım sana bile helal olsun diyordu.
Rüyayı duyunca imamın benzi attı, kendisi de hemen hemen aynı rüyayı görmüştü.
“Gel hele, içeri gel…” demeye kalmadı ki, köyün delisini gördüler.
Koşarak geliyor, bir yandan da bağırıyordu:
– Demedim mi ben, demedim mi size, rüyamda gördüm, rüyamda…
Birkaç köylü daha benzer rüyalar gördüğünü söyleyince, kadının yanına gitmeye karar verdiler. Özür dileyecek, kendilerini affettirmeye çalışacak, bu arada işin aslını öğreneceklerdi. Bir şeyler olmuştu ama neydi?
Eve vardıklarında kapıyı açan kadın şaşkındı. Kapıyı yüzlerine kapatacak oldu, yapamadı. Gelenler olan biteni anlatıp özür diledi, cenazeyi nereye defnettiğini, neler olduğunu sordular.
Kadıncağız her şeyi anlattı, can kulağı ile dinlediler ve çobanı bulmaya karar verdiler.
Bir yandan yürüyor bir yandan da aralarında konuşuyorlardı; “bu çoban bir evliyaydı herhalde, belki de Hızır’dı, aslında ölen adam da o kadar kötü bir adam değildi.”
Tarif edilen yere geldiklerinde çoban koyunlarını otlatıyordu. Gelenleri görünce ayağa kalktı, “hayırdır inşaallah” dedi. Oturdu, onlara süt ikram etti, konuşmaya başladılar.
Çoban söylenenlerden hiç bir şey anlamamıştı, cenazeyi nasıl defnettiklerini anlattı.
– Ben bir garip kulum, dedi; cenazeyi defnettik, başucunda oturup dua ettim sadece, hepsi bu…
Merakla nasıl bir dua ettiğini sordular, çoban da söyledi;
– Allah’ım, ben dağda koyunlarımı otlatırken kulların gelir yanıma, selam verirler. Senin selamınla gelen senin misafirindir der, ağırlarım. Süt ikram eder, azığımı paylaşırım.
Şimdi de ben sana bir misafir yolluyorum, onu da sen ağırla…
Bir ANNE’NİN; Tarih sayfalarına düşen, ders alınacak sözü:
Fakir Baykurt’un Annesiyle Yaşadığı İlginç Anısı:
Kahveden gelen güzel kokulara dayanamayan, Fakir Baykurt annesine Çay isterim, ille de çay diye tutturmuş, annesi ise bu isteği geri çeviremez.
Fakir Baykurt’un elinden tutup kahveye götüren annesi, kahveci Topal Hüseyin’i yanına çağırıp, Hüseyin bir bardak çay getir benim oğlana der, Çay geldikten sonra ise o an ki heyecan ile çayın nasıl içileceğini bilemeyen Fakir Baykurt sıcak çaydan büyük bir yudum aldıktan sonra ağzı yanınca bardağı birden yere fırlatır.
Çay bardağı toprağa düştüğü için kırılmasa da Fakir Baykurt annesinin ona tokat atacağını düşünür.
Fakat öyle olmaz, Annesi Topal Hüseyin’i çağırıp bir çay daha getirmesini ister.
Fakir Baykurt’a ikinci çay geldikten sonra bu kez çayı üfleyerek içer.
Yıllarca annesine o gün niye kendisine tokat atmadığını sorsa da annesi bu soruyu hep cevapsız bırakır.
Fakir Baykurt’un annesi bu sorunun cevabını yıllar sonra oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okulunda verir.
Annesi Elif Baykurt’un dersine girdiği o günü ise şu sözlerle anlatır;
Sınıfta estim, gürledim, ders bitince dışarıda anneme sordum, anacığım beğendin mi öğretmenliğimi?
Annem ise eh, işte fena değil dedi, müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor, sen de fena değil diyorsun, nasıl olur böyle diye sordum.
Fakir Baykurt’un annesi ise herkese ders olması gereken şu sözleri söyler; Yıllarca sordun, durdun, şimdi söylüyorum, aç kulağını dinle.
Ben sana çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi.
Dövseydim, o aslan ölürdü, böyle öğretmen falan olamazdın.
İşte, sen de benim yaptığımı yap ve sakin ol.
Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme.
BİR TRAKYALININ AŞK MEKTUBU:)
Nufut Gözlü Sevgilim Asibe, Te büle akşam oldu mu epten akılcımı alır, gözümü göğnümü bir oş edersin beyav... Abe Allah belacımı versin seni çok severim. Yatmaz mıyım yatacıma abe bi direm uyku girmez güzlerime.. Dünerim şu tarafa dünerim bu tarafa ep gene silinmez ayalin beya.
Ekmekten sudan kesildim artıkın. Tarlada elim çapa tutamaz, kaavede desen ne bi laf ederim ne de kiyaat oynarım. Üldürdün beni beyaa... Düşün bobam düşün.. Amet Aganın sıpası gibi önüme baka baka solurum.
Akşamları sizin maallede sülerim "Yarim sende vifa yokmu" şarkısını. Duyarsın elbet. Ölmüş nenem bile dinner. "Anlarım kızanım seni anlarım ama unda u boba varkene vermez sana asibeyi" der ep.. İşte u zaman çeltik tarlasına döner gözlerim. Epten gene vıcık vıcık olur aalamaktan... Şu boban olcak kapçık aazlıyı yola getiremez misin beyaa..
Aşıklık çekeriz bilirsin işte. Eriye eriye gündöndü sapına döndük anacını satımının.
Agana da süle düümesin artıkın beni. Sankim u iç aşık ulmamış. Düver Alla düver, sırtım gırnatacı Asan gibi kapkara oldu beyaa...
Takarım sana cumuriyet altını, alırım uzun tüülü mantu, cazlı düün bilem yaparım taa ne olsun beyaa... Süle anana akşama çıtlatsın bunları bobana. Yosa atar em vallahi em billahi damarları beynimin. Buzmayasın adamın aklını.
Yarın gece Alil'le Üsiin'i alırım yanıma, atarım seni Ismayıl'ın arabaya undan sonra bulsunlar bakalım bulabilceklemi...
Te ben adama bu kadan süülerim başkacanada bişey sülemem...
Seni er şeyden çok seven sevgilin;
Yolsuzların Kara Mümin.
ACİL REÇETE
Umudunu yitirme; kaybettiğin ne varsa ayağına gelecek.
Duadan vazgeçme; Rabbin seni dinleyecek ve cevap verecek.
Neşeni kaybetme; sıkıntılar kaybolup yüreğine huzur gelecek.
İnsanları dert etme; seni anlayanlar bir yere gitmeyecek.
Şikâyete yeltenme; Allah sabredenleri sevindirecek.
Dünyaya meyletme; herkes sonunda mezara girecek.
Başkasının acılarına gülme. Gün gelir sen de düşersin kaldıran olmaz.
Başkasının eksiği ile dalga geçme. Gün gelir sen de aynısını yaşarsın söyleyenler utanmaz.
Başkasının derdine kayıtsız kalma. Gün gelir uzanacak bir dal ararsın bir tek dostun kalmaz.
Başkasının aleyhinde atıp tutma. Gün gelir sen de açıkta kalırsın fakat teselli eden bulunmaz.
Bu yalan dünyada insanların merhametine değil, Allah'ın adaletine sığın; gerçek huzuru bulursun.
Onurunu ve gururunu değmeyecekler için çiğnetme, dik dur, yoluna devam et; vicdanına hesap vermekten kurtulursun.
Eleştirenler, karalayanlar olacak salla gitsin, Peygamberler için ne dediklerini düşün; belki daha motive olursun.
İnsanlar seni tanımadan yargılar mutlu ol; böylece günahlardan kurtulursun.
Bir tek hayatın var, iyiliklerle, güzelliklerle doldur, ne derler deme; yoksa erken yorulursun.
Senden kıymetli hiç kimse yok unutma, herkesi mutlu etmeye çalışırsan; zamanın içinde kaybolursun.
İnsanlardan bir şey isteme; Allah de, yoluna devam et.
Olmuyor diye isyan etme; hayırlısı de sebat et.
Kötülük ve şerden uzak dur; iyi olana niyet et.
Kimseyi değiştiremezsin yorulma; herkesi olduğu gibi kabul et.
Şu fani dünyada ne ile karşılaşırsan karşılaş; güzel olacak diye umut et.
Hiç kimseyi yargılama, eleştirme, ardından konuşma bir gün değişsin diye dua et.
Birlikte ağladığın kim varsa onlara yatırım yap hayatta.
Sahte gülücüklere, yapmacık davranışlara aldanma; kim sessizce siliyorsa gözlerinin yaşını onu bırakma.
Hayat, sevdiklerinle, değer verdiklerinle imtihan olacağın bir sahne, o yüzden iyi insan, adam gibi adam ve aslan misali yiğitler biriktir yanında.
Canın çok yanacak, yüreğin mengeneyle sıkılmış gibi yorulacak, acılar peşini bırakmayacak takılma; çünkü güzel olan, her şeye rağmen dimdik durabilmek ve yenilmemektir aslında.
Yaşamak her babayiğidin harcı değil; sen nefes alıp verenlerden, genç yaşta ölenlerden değil; kaldığın her anı güzelliklerle, iyiliklerle, harika anılarla doldur mesela.
Hiç kimseyi memnun etmeye çalışma hayatta, herkes sütünün götürdüğünü yapar.
Yeteneklerin, kabiliyetlerin var diye boşuna bekleme, herkes kim güçlüyse ona tapar.
Elinden geleni yap, sabırla bekle, olmuyorsa zorlama, her şey inceldiği yerden kopar. İnsan şeytana uyduğunda değil, şeytan gibi düşünmeye başladığında yoldan sapar.
Tadını çıkar nefes aldığın her anın doyasıya.
Havanı kirletenlerin, yüreğini tüketenlerin ağırlığını taşıma.
Bir hastalık veya ölüm gelir, tüm acıları süpürür, sahte dünyaya aldanma.
Dışarıdaki kötülükleri orada bırak, kalbine alma.
İnsanların seni anlamasını, hayatın istediklerini vermesini bekleme, sen git talip ol ne varsa.
Değerini biliyorsan ederini sen belirle, yüreğini satılığa çıkarma.
Bu hayatta en özel, yüreği en güzel insan sensin; gönül Kâbe’ni Ebabil Kuşlarına açma.
Allah'ı dost edin, teslim ol; ondan sonra bir daha arkana bakma.
Zekeriya EFİLOĞLU
13 Şubat 2022 Pazar
BU HALE NASIL GELDİN?
Dervişin biri bir ırmak kenarında abdest alırken suyun içinde çok değerli bir taş görür. Taşı alıp çantasına koyar ve yoluna devam eder. Akşamüstü bir yerde dinlenmek için oturur. Bu arada bohçasını açar ve ekmek peynirinden yemeye başlar. O sırada yakından geçen bir dilenciyi de sofraya davet eder ve ikramda bulunur.
Bir ara dilencinin gözü çantadaki taşa takılır.
Dervişe, “Allah rızası için bu taşı bana verir misin?” der.
Derviş taşı çıkarır ve dilenciye verir.
Dilenci gider ama ertesi sabah tekrar geri gelir ve dervişe sorar;
“Bu taşın ne kadar değerli olduğunu biliyor muydun?”
Derviş, “Evet” der.
Dilenci tekrar sorar; “Yani bunu satınca ömrün boyunca zengin bir hayat süreceğini biliyor muydun?”
Derviş aynı cevabı verir; “Evet”
Bunun üzerine dilenci, “Peki bu taşı nasıl kolay bir şekilde bana verdin?”
Derviş, “Allah rızası için demiştin.”
Dilenci sonunda der ki, “Bu taşı sana bugün geri getirdim. Bunun yerine daha değerli bir şey ver.”
Derviş hayretle sorar, “Bunun yerine ne istiyorsun?”
Dilenci şunu söyler, “Bu hale nasıl geldin? Bana bunu öğret!”...
Keyifli akşamlar dilerim
9 Şubat 2022 Çarşamba
SU FELSEFESİ...
SENİNLE UĞRAŞAN İNSANLA UĞRAŞMA!
Suyun doğası bir felsefe anlatır.
Mesela dağdan akan suyu düşünün. En az direnç gösteren yolu seçer akmak için. Yani önüne bir kaya çıkacak olursa onunla uğraşmaz, kayayla mücadele etmez, etrafından dolaşıp devam eder akmaya. Suyun bu doğasından alınan ilhamla şöyle der âkiller: “Seninle uğraşan hiç kimseyle uğraşma, eğer uğraşırsan onunla aynı yerde kalırsın. Etrafından dolanıp devam et yoluna.”
Diyelim ki dağdan akan su önüne çıkan kayanın etrafından dolaşamayacak bir yola denk geldi. O zaman ne yapar, birikip üstünden aşar. Yok eğer bu da olmuyorsa sabırla kayayı damla damla delmeye başlar. Kayayı delmeyi başaran suyun kuvveti değildir tabii ki, damlaların sürekliliğidir ki buna da “sabır” derler.
Sabretmek hiçbir şey yapmadan oturmak değildir. “Sabır dikenin içinde gülü, gecenin içinde gündüzü hayal edebilmektir.” der Şems-i Tebrizi. Suyun doğası imkansızın bile başarılabileceğini, bunun için sabırlı ve istikrarlı olduğunu öğretir.
Kayayı delen su elbette yine yoluna devam eder. Su hep akar. Bilir ki aktıkça temizlenir. Bazen dere kenarlarında su birikintileri oluşur, akmayan su bulanır, çamurlaşmaya başlar. Üzerine pislik birikir ve âkiller bu yüzden derler ki: “Sen su gibi ak. Her daim yenilen. Her gün yenilen. İki günün aynı olmasın. Dünü dünde bırak yeni şeyler öğren.”
Mesela su değişimden hiç korkmaz. Ama insanlar değişimi sevdiklerini söyleseler de aslında bundan çok korkarlar. Su değişimi ne güzel de anlatır. Bazen yağmur olur, bazen kar olur, bazen buz olur, bazen buhar olur. Buhar olduğunda çıkar gökyüzüne yağmur olup iner yine yere.
Ayrıca su uyumludur. Çay bardağına koyduğunda çay bardağının şeklini alır, kovaya koyduğunda kovanın. Sürekli bulunduğu yere uyum sağlar ama tabiatı hiç değişmez. Unutma ki dünyada her zaman doğaya uyum sağlayanlar hayatta kalır. Uyum sağlayanlar esnektir çünkü. Değişime direnenlerse katı. Fırtına en sert en güçlü ağaçları devirir ama esnek fidanlara, otlara hiçbir şey yapamaz. o yüzden esnek olanlar, uyum sağlayanlar hayatta kalır.
Aynı zamanda akışa teslim olur. Teslimiyet içindedir. Çünkü bilir ki bütün dereler eninde sonunda büyük denizlere, okyanuslara akar. Elinden geleni yaptıktan sonra hayatın akışına teslim olmaktır bu. Su berraktır, şeffaftır. Olduğu gibidir yani. Paylaşımcıdır. Hep besleyicidir. İnsanları, hayvanları, tabiatı besler. Hayatı başlatandır. Su olan her yerde bitkiler vardır, hayvanlar vardır, insanlar vardır.
İşte suyun bu yapısından dolayı âkiller birbirlerine “Su gibi ol Azizim” derler.
Kıssa
Vaktiyle adamın birinin gözü ağrımış. Bir nalbanta söylemiş. O da "Ben sana bir merhem vereyim. Onu
hasta gözüne sür, iyi olursun" demiş.
Merhemi gözüne sürmüş, kör olmuş!
Kadıya gitmiş. Nalbanttan şikâyetçi olmuş. Kadı "sen onun nalbant olduğunu biliyor muydun?" diye sormuş; "evet... " deyince "O halde bir tazminat almaya hakkın yoktur" hükmünü vermiş.
Yarım hekim candan, yarım âlim dinden edermiş.. . Dinimizi ehliyetli ve icazetli hakiki din âlimlerinden öğrenelim. Nalbantlardan, bid'atçilerden, reformculardan değil!
7 Şubat 2022 Pazartesi
Kur'an deniz suyu gibidir
Yaşlı adam her gün Kur'an okuyor fakat ezberleyemiyordu.
Küçük oğul; "Baba ezberleyemediğin halde neden her gün okuyorsun" diye sordu.
Baba; kendisiyle kömür taşınan sepeti göstererek, sebebini "Şununla, şu denizden bana su getirdikten sonra söyleyeceğim" dedi.
Oğul denizden su getirmeye çalışır fakat defalarca denemesine rağmen başaramaz. Babasına dönerek; "Baba başaramıyorum. Bununla su taşıyamam ki" der.
Baba sepeti göstererek; "peki onda bir şey fark ettin mi?" diye sorar. (Kendisiyle kömür taşınan sepet artık tertemiz olmuştu)
Oğul; "Evet baba sepet tertemiz olmuş."
Baba; "İşte böyle oğul. Kur'an deniz suyu gibidir. Kalbimde tutamazsam bile dünyanın pislikleriyle kirlenen kalbi temizler" der.
Hayat, Allah'ı zikretmeyle paklanır…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)